Anlatmak

Apr. 29, 2008

 

Kelimelerin objektif değerleri yoktur. İnsan sayısı kadar çok anlama gelir bir teki. Ne çok insan ve ne çok kelime.

Algı kapılarında bekleşen harf kalabalıklarıdır kelimeler. Her birimize başka şeyler söylerler. Ne duymak istiyorsak onu söyledikleri için dostturlar.

‘Çiçek’ deyince mesela, ben lale derim, sen nergis, beriki papatya diye atılır. Ve bu lale, nergis, papatya da her birimize ayrı duyumsamalar yaşatır.

Halleşiriz kelimelerimizle, gerisi kolay iştir. Yaşamı anlamlandırmayı yüklemişizdir sırtlarına, cebelleşiriz. Ve ne çok insan, ne çok kelime, ne çok anlam…Tanımlayıp nitelendiririz ‘olan’ ı kelimelerle. Birbirine ekleyip, süsleyip, ulayıp, ayırıp cümleler ediniriz.

Büyük laflar ederiz…

Yaşamı kelimelere dökmeye uğraştıkça köşeye sıkışırız bir yerinde muhakkak.Yaşam kelimelerden çok! Köşeye sıkışmadan önceki halimize dönüp bakınca o daha vahimdir. Ya kelimeler, ya yaşamdır ‘ben’ e sığan. Ya kelimeler, ya yaşam yalan söylüyordur. ‘Cümle kazığı’ çok yemişizdir.Yaşama yakıştıramayız,ya da yaşam hepten kazıktır zaten. Biz yine cümlelere kıyamayız.

 

İmgeleri sözcüklerle doldurup

Cümlelerin içine düşüyoruz

Yüklediğimiz anlamlarda kaybolup

Anlamalarla boğuluyoruz.

Kimi kolay harcıyor

Kimi biriktirip duruyoruz

Aynı deryadan farklı kaplara doldurduğumuz öteberimiz

Fikrimiz

Biz

Kimiz?

Bir bilip bir unutuyoruz

Oyunlar hakikat

Hakikatler oyun tadında

İtişiyoruz…

Doğru sorulara yanlış cevaplar

Doğru cevaplara bitmez kuşkular

Yitirmişiz bir yerlerde ipin ucunu

Aranıyoruz…

Çıtasını fark etmeden yükselttiğimiz;

İkna eşiğimiz,

Acı eşiğimiz,

Utanç eşiğimiz,

Denge eşiğimiz,

Yetişemiyoruz…

Karşılaşmalar -4-

Mar. 20, 2008

 

Güneş tüm haşmetiyle ışımaya başlayıp, hiç yaşanmamış ve bir daha hiç yaşanmayacak yeni bir günü daha aydınlatıyorken Cici, kapısını rahatsız edici bir gıcırtıyla araladığı bahçeden içeriye süzüldü. Rehavetle etrafına bakındı derin soluklar alarak. Uzun, tahta masaya doğru salınarak yürürken ayağı yerdeki fosforlu bahçe hortumuna takıldı. Yorgun bir gülümseyişle kendi kendine mırıldandı Japon güllerine bakarak;

 

-Alıştırdım sizi, beni bekliyordunuz değil mi?

 

Kostüm çantasını masanın üzerine bırakıp bahçeyi şöyle bir dolandı. “–Arsız şeyler!” dedi sitemle akşam sefalarının yanından geçerken. –Siz de biraz onlara çekseydiniz ne vardı?” diye serzenişte bulundu rengârenk boyanmış çitlerin ardında boy gösteren çelimsiz günebakanlara. Tüm ahali gözleri gibi baksalar da hep nazlanıyordu ayçiçekleri. Koca çınar ağacına kurulmuş salıncağa oturdu bir süre. Göz kapakları ağırlaşmaya başlayınca zorlanarak kalkıp hortumu aldı. Gelişigüzel sulamaya başladı bahçeyi. Hava gittikçe ısındığından sıcak bastı bedenini. Elini yüzünü yıkayıp, bir yanı sarmaşıkla kaplı apartman duvarlarına da su tuttu dikkatlice. Balkon ve mavi boyalı pencere demirleri dışarı doğru kavislenerek kıvrılan, dört katlı, turuncu apartmana sevgiyle baktı.

İki yıl öncesine kadar hiçbir zaman ve hiçbir koşulda hissetmediği, varlığından dahi habersiz olduğu bir duyguyla bağlıydı bu küçük apartmana ve sakinlerine; aidiyet. Aile, yaşam, duygu bağı. Anımsamak bile istemediği gerçek ailesiyle tüm ilişkilerini sonlandırışı henüz çocuk yaşlarına rast geliyordu. Anne-babası o beş yaşındayken ayrılmış, annesi bir yıl içinde son derece muhafazakar başka bir adamla evlenmiş, kabus dolu sekiz yılın sonunda, şimdiki kimliğinin önemli bir parçasını da edindiği yalnız yolculuğuna başlamıştı.

Aşağılanmaya, dayağa, ne için olduğuna çocuk aklının hiç ermediği, hatırladıkça hala canını yakan, ruhunu sıkıştıran zalim cezalandırılmalara, çaresizliğini boynunda madalya gibi taşıyan annesinin basiretsiz esirgemezliğine isyan edip yollara düştüğünde 14’ünü doldurmamıştı henüz. Onca eziyet dolu yıllar boyunca tüm arzusu babasının yanına gidip artık dayanamadığı yaşantısını huzura erdirmekti. “–Azıcık soksan o dilini kıçına olmaz değil mi?  Ne olmuş birazcık he desen? Esiyor geçiyor işte adam. Bıktım artık,yıkacaksın sonunda yuvamı! Bok var babanın yanında! Çok adamdı da ondan arayıp sormadı bir kere bile! Git hadi, gör bakalım el mi yaman bey mi yaman!” diyerek çıkışıp tersleyen annesi, cızırtılı son bir sesti yalnızca kulağında.

Yıllarca biriktirdiği düşleri, ümitleri lime lime etmesi bir haftasını almıştı babasının! Üvey babası gibi sert, kaba saba, her yaptığına karışan, bakışında mana arayıp ortalığı kırana sokan bir adam değildi babası. Şaşkınlıkla karşılamış, evine almıştı oğlunu. Git dememişti ama kal da demedi. Hiç karışmadı,hiç ilgilenmedi,aç mı tok mu hiç sormadı. Sabah erkenden evden çıkıyor, akşamüzeri muhakkak birkaç arkadaşıyla birlikte dönüp, özenle hazırladığı içki sofrasında ağırlıyordu onları. Yanında kaldığı bir hafta boyunca sadece iki kez ilgiyle gözlerine bakıp, eğik başını ağır ağır iki yana sallayarak aynı soruyu sormuştu; “-Annen n’apıyor?” İki seferinde de aynı cevabı verip “-Hiç,n’apsın!”, umutla beklemişti Cici, babası konuşmak isteyecekti belki de onunla,dertleşeceklerdi. İstemedi babası. Fakat o bir haftanın sonunda Selim ağabey, yani babasının sofra arkadaşlarından birisi konuşmak istedi Cici’yle. Babacan sesi, uzlaşmacı bakışları ve bıyık altından gülümseyişiyle;

 

-Bak delikanlı, görüyorsun babanın halini. Kendine faydası yok, bir de sana nasıl baksın? Konuştum ben onunla da, diyorum ki seni benim yeğenin yanına gönderelim. Kıbrıs’ta, turizm işleri falan, kurtardı kendini. Gençsin,hatta çocuksun daha. Erkenden meslek öğrenir, ileride rahat edersin. Bu zamanda anne babadan beklemeyeceksin her şeyi,çabala biraz sen de. Ha? Olur mu? Ne dersin aslanım?

 

Konuşurlarken yan gözle babasına bakıyordu Cici arada. Oralı bile değildi babası. Yılın futbol ligi  üzerine yeni sezon tahminlerini tartışıyordu arkadaşlarıyla şakalaşarak. Hemen ertesi sabah Selim ağabey havaalanına bırakıp ayrılırken eline telefon numaraları ve bir adresin yazılı bulunduğu not kağıdıyla, biraz da para sıkıştırdı. “-Alandan alacak seni Ayhan. Kaybolmazsın korkma.”

Bütün geceyi babasıyla nasıl bir vedalaşma sahnesini yaşayacağını kurarak uykusuz geçiren Cici, gideceğini bildiği halde yanına uğramadan, kendisinden erken çıkıp giden babasına içerlemiyordu artık. Uçakta başını yolculuk boyu dayadığı pencereden, hem sükût’u hayalin ezberlenebildiğini, hem de yeni ve bilinmeyen başlangıçların nasıl da inadına umut ve heyecan taşıdığını anlattı bulutlara.

Kıbrıs’a indiğinde Ayhan ve kız arkadaşı Selin dostça karşıladılar . Hiç görmediği yakınlıktan yabansı bir sevinç duyan Cici hemen ısınıverdi yeni ailesine. Küçük, düzensiz bir evde altı arkadaş birlikte yaşıyorlardı Ayhan ve Selin. Ayhan ve diğer dördü; Hakan, Bekir, Özgür ve Metin farklı yerlerde garsonluk, barmenlik yapıyorlardı. Selin, akşamları otel ve restoranlarda dansözlük yapıyordu. Birbirleriyle iyi anlaşan, eğlenen, neşeli bu genç grup içinde Cici, kendisini buraya taşıyan olaylar için neredeyse şükrediyordu. Biraz kafasını dinlemesini, uygun bir iş bulunca onu da bir işe yerleştireceklerinin sözünü vermişlerdi. O süre içinde evle ilgili işleri hallediyor, onlar gelmeden yemekleri hazırlıyor, Selin ablasına kostümlerini dikip işlerken yardımcı oluyor, bazı akşamlar onunla programa gidip kostüm çantasını taşıyordu zevkle.

En çok, Selin evde dans provası yaparken eğleniyorlardı birlikte. Hangi ritimde hangi figürün yapılacağını, sahnede “ben gecenin yıldızıyım” duruş ve bakışının ayarını, alkış almak için tatlı-sert nasıl nazlanılacağını teorik kısmını ezberlemişti artık Cici. Arada sırada kendisine katılıp dans etmesi için ısrar ediyordu Selin; “-Bir öğrensen aslında var ya, paraya para demezsin. Bizden çok alıyor zenneler. Havaları da cabası. Tabii dansöz bulmak kolay, ama herkes zenne olamaz. Görmedin mi akşamki Prens’i ?”

“-Yok abla, ben yapamam” diye geçiştiriyordu Cici. Onu geçiştiriyordu geçiştirmesine ama para mevzuu iyiden iyiye canını sıkmaya başlamıştı. İkinci haftası dolmak üzereydi yanlarında. Yaptığı işlere iltifat edip hoş tutuyorlardı kendisini gerçi, ancak ortak harcamalarla ilgili konularda aralarında çıkan ufak tefek geçici tartışmalardan alınıyor, içerliyordu Cici. Böyle zamanlarda hissettiği eziklikten dolayı iş bulmak istediğini dile getirdiğinde tersleyip susturuyorlardı; “-Dur bir gözünü seveyim,bir de senle uğraşmayalım şimdi! Bakıyoruz dedik, konuşuruz sonra. ”

Tatsız ve fazla alkol tüketilen bir gecenin sonunda, herkes yatağına gittikten sonra ortalığı toparlayıp, Metin’le Özgür’le, ve çoğunlukla misafirliğe gelen bir arkadaşlarıyla daha paylaştığı odasına girdiğinde, misafir arkadaşın yer yatağında değil de, kendi yatağında uyuduğunu gördü. “-Keşke onlar odaya girmeden hazırlasaydım yatağı” diye geçirdi içinden. Büyükçe eşyalar ancak seçilebilen loş odada gürültü yapmamaya çalışarak yer yatağını sermeye çalışırken Metin ranzanın üst katındaki yatağından eğilerek çıkışır edayla söylendi ; “-Oğlum n’apıyorsun  gecenin körü tıkır tıkır yahu! Gir yatağına zıbar yat!”

“-Yatağımda arkadaş yatmış Metin ağabey. Yere yatak hazırlıyordum” dedi Cici uysalca açıklamaya çalışarak.

-Sıçmayayım yerine şimdi ha! Göt kadar ev zaten, gir yanına yat işte! Şşşt, Gökhan! Az kaysana oğlum!

 

Alt ranzadaki Özgür’de seslerden rahatsız olunca terslenmeye başlayıp manidar iç geçirişleriyle kafasını yastığın altına soktu. Cici huzursuzlukla ayakta dikilirken Metin son kez çıkıştı;

 

-Duymuyor ****, leş gibi sızmış! Gir ayakucuna yat sen de dikilme öyle kazık gibi!

 

Cici, Gökhan’ın ayakucuna kıvrılıp rahatsızca yattı. Metin’in azarları ağrına gitmişti. Onlara artık fazla yük olduğunu düşünüp kederlendi. Ertesi gün çıkıp iş aramaya karar verdi. Ne olursa olsun bir işe girecekti. Bekle bekle nereye kadardı, kendi işini kendi bulacaktı. Bu kararıyla biraz olsun ferahlayarak uykuya daldı. Neden sonra gözünü açtığında,ensesinde hissettiği ürpertiyle sıçradı yerinden. Arkasını döndüğünde sessiz olmasını işaret eden Gökhan, bir yandan da yanağını okşamaya başladı. Gökhan’ın elini hızla iterek karşı yatağa göz attı. Metin ve Özgür derin derin uyuyorlardı. Neye uğradığını şaşırmış halde yataktan inmeye davranıyordu ki fırsat kalmadan daha Gökhan iyice abanınca üzerine bağırmaya başladı. Sese fırlayan Metin ve Özgür  Cici’nin nefes nefese yarım yamalak şikayetini duymazdan gelip azarlayarak ikisini de kovdular odadan. “Ne bok yiyeceklerse çıksın dışarıda yesinlerdi!”

Kulaklarına inanamayarak odadan dışarı attı kendini Cici. Gökhan da hemen arkasından yetişip büyük bir pişkinlikle sarf ettiği sözlerle hem ikna etmeye çalışıyor, hem de duvara doğru sürükleyerek sıkıştırıyordu. Diz kapağına sıkı bir tekme isabet ettirip Gökhan’ın elinden kurtulduğu sırada, elinde bir bardak suyla hemen karşılarında duran mutfak kapısından çıkıp, Cici’nin yüzüne kısa bir an umursamazca uykulu gözlerle bakarak yanlarından geçip giden Selin’i gördü. Selin odasına girip kapısını kapattı.

Koşarak sokağa çıktı Cici. Uzunca bir süre,nefesi kesilene kadar koştu. Büyük bir ardıç ağacı altında durup takatsiz dizleriyle yere çöktü. Şafak sökmek üzereydi. İçindeki çığlığı bastırmak için öyle sıkıyordu ki kendini, bir haykırsa sandı ki ada sulara gömülecek, sandı ki yer gök inleyecek, sandı ki böyle şanssızlık görülmemiştir. O sustu. Bende tufan koptu…İşte o gecenin güne dönen zamanında rastladım ona. Zamanı durdurduk, şafağı arındırdık gün gülümsemeden önce ki; Cici de yaşasın artık kaygısız gülüşleri…

Karşılaşmalar -3-

Mar. 20, 2008

 

‘Rüyamda gördüm ben seni.’dedim. Manasız bakışlarını boşluğa dikti. ‘Tam kıyısındaydın’ . Alaylı bir kahkaha patlattı bana boş görünen, kendi dünyasını doldurduğu aynı sabit noktaya bakarak. ‘Sen beni tanımıyorsun, çünkü tanışamadık’ dedim, acı acı sırıtmaya başladı karşımda. ‘Senin yüzünden oldu, tanışabilirdik aslında’. Biliyorum, umurunda bile değilim.

Uykuyla uyanıklığın tam sınırında öyle bir yerde duruyordu ki, yüzünün yalnızca bir yanını görebiliyordum.

Diğer yanı düşüme bakmıyordu.

Gövdesini hiç hatırlamıyorum. Yoktu. Tüm varlığı kafasındaydı. Kafası her şeyiydi, oydu. Bulanıktı. Karmakarışıktı. Zihninin uğultusu içimi bulandırıyordu. Davetkâr bakışını üzerime dikip seslendi bana: ‘Aç gözlerini!’ Gözlerim mi?  Davetinde içtenliğinin yanı sıra tiz bir yardım çığlığı seziyordum. Ona doğru yürümeye başladım. Her adımımda aynı cümleyi tekrar ederek uzaklaşıyordu:’ Aç gözlerini!’ Sesindeki biçare tını hem ilgimi körüklüyor, hem gittikçe beni de çaresiz bırakıyordu. Yürümeyi kestim. Bu şekilde ulaşamayacağım aşikârdı. Uyanmalıydım belki de. Ya uyandığımda orda yoksa? Olmalıydı. Kararsız kaldım. Pek sık kalmam. Ara sıra olur ve hemen atlatırım. Kararsızlık cehennem bile değildir. Ateşse ateş, atlayacaksın. Seçenekler sonsuzdur, ama fark eder. Fark etmez diye bir şey yoktur. Her şey fark eder. Uyanmam için yaptığı son çağrıyla açtım gözlerimi. Uyurken gözlerimi kapatırım. Aslında uyku denemez benimkine ya, o başka konu. Etrafıma bakınıp arandım biraz. Yoktu.

 

Bulmalıydım onu. Kuvvetle hissettiğim tek şey bana ihtiyaç duyduğuydu. Ve yaşamda hiçbir durum boşuna değildir. Bazen yalnızca bir yüzü görünse de her “tamam” için iki unsur gerekir. Tamamlanacak ya da tamamlayacak olanından hangisi olduğunuz ise, bütüne ulaştıktan sonra anlamını yitirir. Ulaşma arzumun derinliklerinde kendimi yitirmek üzereyken keskin bir ıslak orman kokusuyla sarmalandı tüm varlığım…

 

*

 

Savrularak yere düşüp başını hızla taşa çarptığında, genç kızlığı boyunca defalarca planını kurduğu dehşet fantezisi canlanmıştı gözünde Nergis’in; Büyükçe, beyaz bir kağıdı başının hizasında duvara yapıştıracak, tam önünde durup kağıda arkasını dönecek, ağzına soktuğu tabancanın tetiğini çekecekti. Dağılan beyninin parçalarının kağıttaki özgün deseni, kendini umursamamak konusunda acımasız bir istikrarlılık gösteren anne ve babasının hafızalarında ömürlerince umursamadan edemeyecekleri bir iz bırakmış olacaktı!

Geçirecekleri şok, hangi duygular içinde anımsayacakları, nasıl anlatacakları ya da ne anlayacakları umurunda bile değildi. Takdir edilebilmek için çabalamaktan, sürekli yerilip aşağılanmanın arsızlaştırdığı umutsuz sızısından vazgeçtiği zamanlara rastlamıştı bu parlak fikrinin zihninde yer etmesi. Uzunca bir süre düşüncesinden hiç çıkmadıysa da, nasıl olduğunu bile anlamadan kendini ailesinden çok uzaklarda tek başına yaşarken bulduğunda, parladığı gibi sönüvermişti, bütün ayrıntılarını ustalıkla tasarladığı sırrı.

Ağrıyan gözkapaklarını zorlanarak açarken,bir yandan bağırıyor, bir yandan tüm gücüyle çırpınarak üzerine çökmüş üç adamı savuşturmaya uğraşıyordu. İnilti, hırıltı ve işlerini görmeye çalışırken kurbanlarının tekme, tırmık ve ısırma teşebbüsüyle başa çıkmaya çalışırken çıkardıkları homurtulardan başka hiç sesleri çıkmıyordu adamların. Bir kolunu kurtarıp gözündeki paçavrayı parçalayarak fırlattığında, gittikçe tizleşen haykırışları çınlıyordu koyu karanlıkta Nergis’in. Yırtılan sesi boğazını tırmalarken adamlardan birinin az evvel serbest kalan kolunu bileğinden sertçe kavrayıp yere vurarak bastırmasıyla,son kez acı bir uğultu döküldü dudaklarından. Sonra sesi kayboldu karanlıkta. Tam o sırada fısıltıyla söylenen öfkeli bir cümle duydu baygınlığa yenik düşmeden; ‘-Kuvvete bak orospudaki!’

 

*

       

Dün, tam da bitmişti: Zamanı hiçe sayanların umarsızlığında, gözlerini saatlerinden alamayanların umutlarında, kötü bir günü devirenlerin ilençlerinde, deviremeyenlerin kayan gözbebeklerinde, bitiremeyenlerin yalnızlığında göreli, adsız, sabahın ilk ışıklarıyla salınıyordu vakit, arsız arsız. Aksak ritimli topuk sesi ve pürtelâş bir soluğun iniltisi tenha sokağın sessizliğini tedirgin ediyordu.

Nergis, bozuk asfalta daldırdığı kindar ve çaresiz bakışlarını zoraki doğrultarak birkaç metre ilerideki motelin tabelasına dikti gözlerini. Ansızın yanından hızla geçip giden otomobilin kirli gürültüsüyle yüreği ağzında yalpalayarak kaldırıma savurdu kendini. Gözlerini sıkıca yumup derin nefesler aldı art arda. Acele hareketlerle askısı üzerine özensizce dolanmış çantasını açıp kayışsız kol saatini çıkartıp baktı. Vardiya değişmeden motele varmanın iyi olacağını düşünerek hızlı hızlı yürümeye başladı.

Birini diğerine nazaran daha az adi bakışlı bulduğu iki resepsiyon memuru vardı motelde. Sabah altıdan gece 12’ye kadar çalışanı kırklı yaşlarında gösteren, kumral, tıknaz, asık suratlı, sessiz, pek az ve kesik kesik konuştuğu zamanlarda karşısındakinin yüzüne bakmaktan imtina eden, yavaş ve kaba devinimlerle işgören bir adamdı. İhtiyaç halinde daha çok onunla muhatap olmayı tercih ediyordu Nergis. En azından sulu, arsız ve kendinde hak gördüğü aşağılık taleplerini yansıtan hareketleri, dik dik bakışları yoktu diğeri gibi. Müptezel yılışıklığıyla kendince imalarda bulunuyor, yüksek ve rahatsız edici hırıltılı sesiyle iç geçiriyor, olur olmaz zamanlarda ve yerlerde aniden karşısına dikiliveriyordu Raşit. Adını, hiç umurunda olmadığı ve hiç sormadığı halde tekrarlamıştı en az on kere Nergis’e. Kapısını dinlediğine,hatta birkaç kez açmaya zorladığına da emindi Nergis. Korkmuyordu yirmili yaşlarından daha büyük olmayan bu kavruk oğlandan. Sorularına yanıt vermiyor, yüzüne bakmıyor,yokmuş gibi davranıyordu. Sabrını zorlasa da eline alıp şöyle evire çevire pataklamak arzusunu dizginliyor, rezalet çıkartmak istemiyordu.Raşit’in ‘dayı’ diye seslendiği diğerinin ağır nefret içeren kaçamak bakışlarını da fark etmiyor değildi tabii zaman zaman. Ancak ‘dayı’ hiç olmazsa musallat olmuyordu.

Mini elbisesi, yer yer yırtılmış jartiyerli çorapları, üzerinde zor yürüdüğü topuklu ayakkabıları, gözünde büyük camlı, koyu renk güneş gözlükleri, elinde omuzlarını ve sırtını sararak köşelerini göğsünde birleştirdiği şalına sıkı sıkı bastırdığı çantasıyla hızlı adımlarla, hınçla soluyarak, yara bere dolu yüzü önünde  motelin bulunduğu dar ara sokağa saptı. Küçük otelin önüne geldiğinde,içini çekerek durdu. Eteğini aşağıya doğru çekiştirip içeri girdi.

“Bu saatte niye burada bu gerzek yine” diye geçirdi içinden resepsiyon deskinin arkasında ayakta durarak bol renkli bir gazetenin sayfalarını hışırtıyla çevirip duran Raşit’i görünce.Raşit pis pis sırıtarak gazetesini katladı,dirseklerini deske dayayıp hevesle süzdü Nergis’i.  

 

- Ne o,araba mı çarptı? Diye seslendi, -Hey yavrum,araba olmak varmış!

 

Nergis duymazdan gelerek merdivenlere doğru seğirtti,acele adımlarla çıkmaya başladı basamakları. Gözden kaybolana dek müstehzi bir ifadeyle eğilerek arkasından bakan Raşit’e kısık sesle tıslayarak söylendi; -Şeytan diyor ki..

Odasına girip kapıyı kilitledi.Sarsak ve sinirli hareketlerle ayakkabılarını ayağından fırlatarak çıkarttı.Gözlüğünü,çantasını ve şalını alelacele yatağın üzerine atıp banyoya geçti.Lavabonun üzerindeki aynada çekimser bir merakla yüzünü inceledi.Sağ gözünün altındaki morumsu kırmızılığa parmaklarıyla hafifçe dokundu.İrkilerek indirdi elini,canı yanmıştı. Üzerinde kurumuş kan   kalıntıları olan patlamış dudağının kenarını yokladı hafifçe.Sızlanarak yüzünü buruşturduğu sırada çalmaya başlayan telefon zilinin sesiyle ürperdi.Banyo kapısından yarısı görünen yatağa doğru hareketsiz,neredeyse nefes almadan baktı birkaç saniye.Sonra tekrar aynaya,başını kaldırıp çenesinin altındaki sızlayan yeri görmeye çalışarak baktı.Tırnak izleriyle derince sıyrılmıştı derisi,kıpkırmızıydı.Telefon zili ısrarla çalmaya devam ediyordu.Lavabonun yanında asılı duran havluyu hızla çekerek suyla ıslattı,ucunu yavaşça çenesine değdirdi.Bu temasla sızısı iyice artarken telefonun sesi de beynini çınlatıyordu.Sinirli ve bıkkın hareketlerle çıktı banyodan.Kin dolu bakışlarla çantasını izledi.Atlarcasına uzanıp eli ayağına dolaşarak çıkarttı telefonu çantadan,titreyen parmaklarıyla sertçe ve sabırsızca düğmelerine bastı,yatağın üzerine savurdu.Kafasını ellerinin arasına alıp derin nefesler almaya çalıştığında saç dipleri öyle ağrılı zonkladı ki,yatağın üzerine zor attı kendini.İki büklüm,yarım yamalak uzanmıştı.Yataktan aşağı sarkan bacaklarını gövdesine doğru çekmeye çalışırken,yırtılmış çorabı karyolanın kenarına takılıp sünerek gerilince bacağındaki morartıları fark etti. Canından bezmiş,ağlamaklı bir halde doğruldu güçlükle.Sutyen ve külotuyla kalana dek soyundu yavaş yavaş.Vücudunun neresine dokunsa canı yanıyor,acısına gösterdiği dirençse öfkesini tetikliyordu.Banyoya gidip odasında bulunan tek aynayı duvardan indirdi,bacaklarının arkasına doğru tutarak görmeye çalıştı.Kalçasının alt tarafında ve baldırlarında çok belirgin diş izleri vardı.Sessizce kesik kesik ağlamaya başladı.Tekrar çalmaya başlayan telefon ziliyle dizginlemeye gücünün yetmediği öfkesi gözlerini kararttı.Hışımla aynayı yere bıraktı, koşarak yatağın üzerinden telefonunu aldı,duvara fırlattı.Paramparça olan telefonun sesi yerini Nergis’in canhıraş hıçkırıklarına bıraktı…

 

...

Karşılaşmalar -2-

Mar. 19, 2008

“Buradan bakınca ‘ölüm’ hiçbirşeye benzemiyor.Ölendeki ‘ben’i çıkarınca zaten,neye ağlıyoruz?..”

 

‘Zavallı kız ..’ diye duyurur sesle fısıldaşıyorlardı; ‘hastasının durumu kötü olmalı.’

 

İkisi de koca birer palavraydı. Hastanın durumu iyi, kendisiyse ‘zavallı’ zannettikleri kadar ‘iyi’ değildi. Mecbur olmakla iyi olmak arasındaki farkı ayırt edemeyen bu güruhun bakışlarındaki rezil ifade, cinnetini tetiklemekten başka bir işe yaramıyordu.

Bölüyorlardı. Sürekli lime lime ettiği kişiliğinin ağır kamburunu taşımak, her geçen gün daha meşakkat isteyen zor bir oyundu artık. Nasıl bir oyundu bu? Kim oynuyordu? Nasıl ve neden yazmışlardı? Ne anlatıyordu? Bu kimin başına gelmişti? Herkesin fütursuzca oynadığı bu sahneyi neden bir tek kendisi anlamıyordu? Oyun değilse neydi bu? Böyle bir saçmalığın gerçek olma ihtimali içini karartıyor, benliğini boğuyor, kendini ne rolüne verebiliyor, ne de sahneyi terk edebiliyordu. Dönüyor, dönüyor, dönüyordu…

 Yıllar önce, benzer bir oyunda duyarlı bir izleyici olarak rol almışlığı vardı.

‘Bunu bir tek senin anlayabileceğini biliyorum.’ demişti Cüneyt. ‘Ne ben dayanabiliyorum artık, ne de etrafımdaki bunca acı dolu insan. Onlara bunu daha fazla yaşatmaya hakkım yok. Kendim içinse en doğrusunu yapmış olacağım.Yarım saate kalmaz tekrar başlayacak o korkunç ağrılar. Hep birlikte inleyip durmaktan başka ne yapıyoruz? Ve bunun kime ne yararı olduğunla ilgili bana tek bir sebep söyleyebilirsen itirazını haklı bulacağım.’

Güneş, kanı donmuş bir halde faltaşı gibi açılmış gözleriyle Cüneyt’in ıstıraplı bakışlarına kilitlenmiş ne bir şey düşünebilmiş ne de söyleyebilmişti. ‘Hadi ama’ diye eline uzanıp sımsıkı tutmuştu Cüneyt, ‘Hadi,bul şu silahı bana.’

Ne evet ne hayır diyebilmek arasındaki lanet olası cevapsız boşluğu, kendini paralarcasına zorlamıştı boğazı düğümlenerek.Yaşamındaki ilk ve tek en büyük ve en son kararsızlığıydı. Başka hiçbir ihtimal barındırmayan, bu koca hiçliğin içinde beyni bulanmış, dönmüş, dönmüş, dönmüştü…

‘ Hayat bir oyun. Perde açılır ve kapanır. Sen hiç kapanmayan bir oyunun peşine düşmek istiyorsan bu senin seçimin. Arayış oyunun tek dopingidir zaten. Bunu senin elinden alamam. Ama izin ver ki, bu benim oyunum.Ve perdeyi kendi irademle kapatmak istiyorum.’

Sözün bittiği yere kadar söylenebilecek tüm lafları etmişti Cüneyt. Güneş hiç sesini çıkarmadan sonuna kadar dinleyip yavaşça kalkarak çıkmıştı odadan.Nasıl geçtiğini bile anlamadığı üç saatin ardından telefonda aldığı habere kadar içinden çıkamadığı girdap ivmesini yavaş ve zahmetli dönüşlerle düşürmüş, şimdiye dek bir türlü kurtulamadığı mide bulantısının başlangıcı olmuştu.Saatlerce kusmuştu.

‘İnsan öyle birden bire ölmüyor’ demişti Cüneyt’in kızkardeşi sarhoşluktan dili dolanarak, iki ay sonra dertleştikleri bir akşam. ‘İki kere sürükleyerek geri getirdim odaya doktorları. Israrla aynı şeyi söyleyip beni zorla odadan çıkartmaya çalıştılar.  Ben hareket ettiğini gözlerimle gördüm, anlattım, paraladım kim varsa etrafımda. Kas boşalması, ot, bok, seyir, bir sürü laf zırvaladılar güya anlayışlı tavırlarıyla. Neden sonra zorla yaptıkları bir iğnenin etkisiyle kendimden geçene kadar çırpındım  –Bir daha kontrol edin,hareket etti, ölmedi!-

Cüneyt şuurunu kaybetmiş, yaklaşık bir saatlik titreme ve iniltilerle bedeni debelenmiş ve ölmüştü. Şuuru kapandıktan sonra doktorlar acı çekmediğine ikna etmek için bir sürü şey söylemişlerdi. Vermiş oldukları ilaçlarla imkansızdı ağrı çekmesi. Olan biten bekledikleri seyirde gerçekleşmişti, sakin ve anlayışlı olması gerektiğini telkin edip durmuşlardı Ceren’e. ‘Çok acı çekti’ demişti Ceren katıla katıla ağlayarak.

 

***

O perde kapanalı çok olmamıştı ki,bir yeni en sevmediği oyunun,en ürperdiği sahnesinin ortasında bulmuştu kendisini Güneş. Ürpertisi kanıma işledi. Büyük bir hastanenin polikliniklerinin bulunduğu koridordaki banklardan birinde oturuyordu ona ilk rastladığımda. İfadesiz, benzi solmuş yüzünü yere eğmiş,yorgunluktan çökmüş kupkuru gözlerini neredeyse hiç kırpıştırmadan içine ağlıyordu. Yüreğinin aritmik her vuruşunda sarsılıyor ve göstermediği gözyaşlarının her damlasıyla ıslanıyordum…

Sıra bekleyen  hastalar birbirlerine geçmiş olsun dileklerini iletiyor, önceden tanıştıkları konuşmalarının ahenginden anlaşılanlar hastalıklarının gidişatı ile ilgili nahoş ayrıntıları paylaşıyor, hastane yönetiminin bozukluklarından, yemeklerin yavanlığından, doktorların bir şeyden anlamadıklarından yakınan sesleri, çaresizliklerini belirtip karşısındakinin acıma hislerinden tuhaf bir haz duyarak beslenen iç çekişleri kısık uğultular halinde etrafa yayılıyordu. Göz ucuyla arada bir meraklarını giderecek hiçbir ipucu vermeyen Güneş’i manidar süzüyor, onun etrafına ördüğü görünmez duvarı aşmaya cesaret edemedikleri için bir şey soramıyorlardı. Hiçbir şey görmemek, duymamak,hissetmemek için kendini öyle bir kapatmıştı ki Güneş, yanında oturan yaşlı  kadının dirseğine hafifçe dokunmasıyla sıçradı yerinden.

-Korkma kızım yok bir şey!” diye panikledi Güneş’in refleksiyle kadın. “Berna Gölge değil miydi senin hastanın adı?

Eğreti bir ilgiyle gereksiz sorulara maruz kalacağı düşüncesi öfkesini tepesine çıkardı Güneş’in. Görünürde gayet insanca olan tüm bu ilişkilerin samimiyetsizliğine inandırmıştı kendini. Herkesin, sırf kendi hastalığına umar aradığından, diğerinin tüm duygularını, fikirlerini ve bilgilerini sömürdüğü riyakarca kurnazlıklar olarak görüyordu bu hastane empatisi münasebetlerini.

 

-Berna Gölge. Ne vardı?” diye cevapladı kadını tersler bakışlarla.

-Seslendiler içeriden ismini” dedi kadın kontrol ettiği belli ses tonuyla savunur halde. Ezilip büzülerek gülümsemeye çalıştı Güneş’e, gevşemiş başörtüsünü tekrar bağlamaya uğraşırken. O sırada kadının kısacık bir an görünen saçları dökülmüş başı, Güneş’in yüreğine sipsivri battı, boğazı düğümlendi. “Hiç alışılmıyor” diye geçirdi içinden. Sesi titreyerek ;

-Duymadım. Kusuruma bakmayın, dalmışım” dedi gönül alır bir tonlamayla.

-Olur böyle şeyler, hastane kızım burası, derdi olmayanın işi ne zaten! Görüyorum ben seni hep buralarda, perişan oldun sen de..

-45 gün! Lanet olası tam 45 gündür gece gündüz buradayız! Takatim kalmadı artık!” sözcükleri apansız fırlayıverdi ağzından, hırçın pelerinin altından bitap hali ve üzüntüsünün apaçık seçilebildiği tınlamalarla. “–Geçmiş olsun tekrar.” Dedi kadına.

Sekreterin bulunduğu bankonun önüne doğru yürürken yeniden öfke bürüdü içini ; “Siz de duymak istediğinizi duydunuz işte!” Bankonun önüne geldiğinde sekreter telefonla, bir raporla ilgili bilgileri karşısındaki ekrandan okuyarak iletiyordu. İki-üç dakika bekledikten sonra dik dik baktı sekretere. Sonra bir an kendini toparlama ihtiyacıyla bakışlarını koridora doğru çevirip derin bir nefes aldı. İşte tam o an göz göze geldik…

Neresi olursa olsun,hele ki sürekli bulunmak zorunda olduğu, işlerini yürütmek zorunda olduğu bir yerdeyse, bazen taviz vermek zorunda olduğunu geçirdi aklından. Sabırsızlık, hemen tepki gösterme, agresif tartışmalar işleri daha da zorlaştırıyordu. Gözlerimi yavaşça kapatıp onaylayarak başımı hafifçe eğdim ona.Çelişkilerini, kendini nasıl bastırdığını, isyanını bütün varlığımda hissettim. Orada yapmamaya karar verdiği ters tutumlarını, tüm ömründen çıkarmasını içtenlikle diledim. Öyle veya böyle öğreniyordu insan. İletişim her şeydi. Deli ruhuna, riyasızlığına, samimiyetine ve cesaretine yorduğu ani tepkileri, yollarını açmak, ilişkilerini yürütmekten çok çıkmaza sokuyordu hepsini.

Sekreter telefonu kapattığında sakin görünen bir hitapla beklediği raporları istedi Güneş. İçindeki  patlamaya hazır ateş topunu bir o hissediyordu bir de ben. Söz konusu kendisi olsaydı, tüm bunlar kendi ihtiyaçları için yapılıyor olsaydı hiç çekinmeden, bir an olsun düşünmeden bütün gemileri yakabilirdi. Bunu bilmesi onun vicdanını okşasa da beni için için yakıyordu. Hissettiği derin değersizlik duygusunun temaşasıydı bu ömrünün. Birileri için bir şeyler yapmakla giderilemeyeceği pek de iyi bilinen, meselenin birileriyle değil, yapmakla da değil, olmakla alakalı olduğunun kesif sezgisiyle boğuşulan, zalim direnç…

Ona duyduğum yakınlık, kimseye olmadığı kadar sınırlarımı zorluyordu. Benim sınırlarım; sapla samanı ayırt etmekte işgören tutumlarımdır. Güneş’in darmadağınık ve karmakarışık iç dünyası,neresinden başlanıp, nereden tutulması gerektiğini göremez hale getiriyordu beni. Ne egoistti, ne diğerkam, ne duyarlıydı ne duyarsız, ne kabul veriyordu ne reddediyordu, ne zalimdi ne lirik, ne bilgeydi ne cahil, ne karanlıktı, ne ışık…Hepsi ve hiçbiriydi. Bunları aynı zaman dilimlerinde ardı ardına ya da bazen hemen hemen aynı anda birbirine katıştırarak, ayırt etme yetisini felç edip, sürekli bir fırtına halinde yaşıyordu. Hayatsa,  sesini duyurmanın bir yolunu mutlaka bulur. Durman gereken yer neresiyse, görmen gereken her ne ise mutlak bir kesinlikle dikkatini çekecek biçimlerde önüne serecektir. Yolu yordamı, adil yahut haksızca oluşu konusunu insanlar yorumlar. Olabilecekler konusunda sınırsız potansiyele sahiptir hayat. İnsanlar da sınırsız yoruma. Varsaydıklarınızdan yaşamınız oluşur. Güneş’in içinde bulunduğu tufan duvara çarpmadan dindirilemezdi zaten…

Karşılaşmalar -1-

Mar. 18, 2008

 

Yeryüzü masalında inandığın kadarsındır ya, neye inanırsan o’sundur.. İnançlarının ayrıntılı, kimi ateşli, kimi savrukça, bazen yüzleşerek, bazen hazin bir köşe kapmacaya dönüşerek ama benim bildiğim o ki mesnetsiz pusularında sıkışıp kalmış insanlar…Kendilerince dayanakları var elbette. İçerdiklerinden çok, inancın kendisine dayanıyorlar. Bunu yapmak zorundalar..yoksa düşecekler..daha doğrusu, yoksa düşeceklerine inanıyorlar…!

İşte benim yolum düşenlerden birkaçıyla kesişti bir yerlerde.

Düşmek kararı, büyük cesaret ister. Yönsüz, yolsuz bir boşluğa bırakıverirsin kendini ve bu hiçbir sebebin neticesi dahi değildir artık. Yaşamla bağlantını yitirişin öyle bir noktadadır ki, seni nice ölmeler kurtaramaz.

Onları fark etmemek imkansız gibi bir şeydi. Hep çığlıktılar, hem aynı hem ayrıksıydı seslenişleri.Varlıklarını yadsıdıkları yerde oluşlarını, var diye tutunduklarınınsa yokluklarını sermek istedim önlerine…

Her birini kusursuz bir bütünlükle tanıyorum. Onlarsa bana inandıkları zamanlar tanıdılar beni, inanmadıklarında yoktum, bazen görmezden geldiler, bazen anımsamakta güçlük çektiler, bazen hayal meyal hatırlayıp, bazen tümüyle unuttular…

Tüm bunlardan bambaşkadır benim düşüm… Buluşmalarımızın sebebiyse gayet açık, gerçekte, derin bilinmezliklerinde daima taşıdılar içlerinde beni… Çoğu kez kendilerinden saklı, zaman zaman da sebepsiz bir umuttum yalnızca. Ama vardım. Onlarlaydım.

Bununla böbürlendiğim yanılgısına düşülmesini olağan karşılıyorum. Aslı yanından geçmez elbette büyüklenmenin. Hangi ölçüyü baz alırsanız alın bilinç genleşmeye başladığında, kapsama durumu da genişler. Bu iki ile ikiyi topladığınızda dört ettiğinin saymayı bilmeyen küçük bir çocuğa bunun doğruluğunu izah edemeyişinizle aynıdır. Hiçbir rakam mefhumu oluşmamış zihninde şekillendiremezsiniz bu hesabı. Ve sonrası var tabii. Çocuk öğrenecektir tüm sayıları. O vakitse hiçbir önemi olmayacaktır artık ne birin ne ikinin. “Dört,” der “dört eder, ne var bunda şimdi?” Oysa nasıl merak ediyordu anlamlandıramadığında…Varılması gerekli bir yerdi orası, algısının sınırlarında gezinirken heyecanla genişliyordu…Alıştı.

Baktığım yerden  tek farkım onlardan; hiç alışmama alışkanlığını edindiğimden olsa gerek, heyecanımın daimi, yolumun sonsuzluğunun farkında oluşumdur…Gördüklerini sandıkları yaşamlarının kör çıkmazlarında karşılaştım onlarla. Hepsini sobeledim.

 

1.

Gün yine ağarıyor. Ağaracak tabii, beni bekleyecek hali yok. Uyku bastırdı hafiften. Çokça bastırmışımdır evvelki gün ben ona ondandır. Başımın ağrısı da bu sebeple, kesin. Nereden düştüyse aklıma, aklıma düşen hiçbir düşünceyi kaçırmadan, tüm ayrıntılarıyla yazmaya vakfetmiştim o günü. Dün değil, evvelsi gün. Kabusa dönüşen bir deneyim oldu. Şimdi denemiyorum. Bitti deney. Sonuçlanmadı, sonlandırdım. Öylesi bilinçli bir eylemde insan şizofreninin sınırlarını zorluyor. Kaotik  dönence. Bir süre sonra anlamakla anlatmanın arasındaki tüm bağlar yitiveriyor. Düşünceler, bağlantılar, cümleler, kelimeler, harfler, eller, sonra bir anda hepsi..Donakalıp bilgisayar ekranındaki boş kalabalığa bakakalıyor insan. Ellerimi yeniden edinmem bayağı sürdü.

Başlaması zor oldu. ‘Nasıl yani’. Nasıl yaniden başkaca hiçbir tümce geçmedi aklımdan dakikalarca. Başımı çevirip çevirip kütüphaneme baktım. Salak gibi. Okuduğum herhangi bir kitaptan bir şeyler, yahut yazarı hakkında filan…Böyle salakça cümleleri geçirdim beynimden kasten. Aynen böyle. ‘Okuduğum herhangi bir kitaptan bir şeyler, yahut yazarı hakkında filan’. Cümle buydu. Tık yok. Oysa normalde sürekli karalıyorum bir şeyler. Günü gününe olmayan bir güncem, internet, sitelerinde blog yazılarım. Onlar için yazmıyorum. Yazdıkça onlara da yolluyorum. Birkaç tane var, hepsine aynı yazıları gönderiyorum. Kaç küsür site için ayrı ayrı yazacak halim yok. Vaktim de yok. Şu yeni roman var bir de. Onla halleşiyorum. Bu sıralar aramız bozuk biraz. Karakterler arsız çıktı. Çekiştirip duruyorlar. Hiç fikrimde olmayan işler açtılar başıma. Onlar mı benim düşümde yaşıyor, ben mi onların, bu aralar muğlak. Kalkıyorum. Kahve yapmalıyım, yoksa uyuyacağım. Bir de ağrı kesici ilaç. Beynim hala cenderede.Hemen dönerim.

 

2.

Biraz açıldım gibi. Uyumamam lazım. Kitabı bitirmeliyim. Rudolf Steiner. Çok etkilendim. Daha ortalarındayım. İmge birikintileri. Anlam oluşmadı. Ama etkilendim. Neden? Bilmiyorum. Belki de biliyorum. Onama ve yadsımalarda hemfikir olduğum kısımlar var. Hemfikir yanlış kelime. Duyumsal bir durum gibi bu. Fikren hala tarafsızım. Aslında bu işte! Bunu sevdim. Bir taraf olunması gerekmiyor. İkilikten bağımsız sunuşu var. Okuyorum, üzerinde düşünürken, düşünmüyorum. Düşünmek gerekmiyor. Sezmek doğru tanımlama olur mu? Bilmiyorum. Ama böyle bir şey. Ne demek istediği yerleşiyor bir yere. Fikrime diyemiyorum. Fikir taraflı, dualitik olur. Dünyaca da paradigma. Yeter bu kadar. Bitirmediğim bir kitabı anlatmaya çalışmak salakça. İyi geldi, çünkü her şey birbirinin etrafında dönmeye başlamıştı. Toplum. Siyaset. Birey. Hermetik felsefe. Ezoterizm. Zen. Paganlar. Objektivizm. Nietzsche. Adamım Nietzsche! Her basamakta yeni bir Nietzsche. Şuur geliştikçe, genleşdikçe yeni bir Nietzsche. Bakış açısına göre sayısız mercek. Gittikçe netleşen manzaralar. 16 yaşımda tanıdığım Nietzsche’yle şimdiki arasında epey fark var. 16 yaşımla benim aramda da epey fark var zaten. O zaman da gerçekti, şimdi de. İlelebet gerçek Nietzsche! Muazzam. Bulantısı da aynı ölçüde muazzamdır. Bu yüzden kuyruk kovalarken iyi gelmiyor. Steiner kuyruk kovalarken iyi.

 

3.

Evvelki günü anlatıyordum. 65. sayfada pes ettim. Pes ettim yanlış tanımlama. Bittim diyelim. Kayboldum. İrade işi değildi çünkü. Başlaması zor, bırakması istençdışı olan bir deney. Bir şey düşüneyim, ya da ne düşünüyorum ben’e başlayınca, orda takılıp kalınıyor. Bir araya geldiğinde anlam oluşturmayan bir dizi kelime geçiyor; “ Ne, nasıl, tamam, sustum, rahatım, bakma, cildi sıyrılmış Deleuz’ün, yapıştırsam mı, otur, saçmalama, olmayacak, düşünemiyorum, şiir, renk, mavi, Nietzsche gülme! Offff……..”

Neden kitapları, yazarları düşünerek başlama meylim var? Düpedüz gösteriş bu. Neyi göstereceksin? Gösterme! Bırak aksın. Aksın ki çıkalım vorteksten. Dönüp okuyunca bulacağız. Öyle umuyoruz. Umuyorum yani. Ben ve ben. Evet şimdi anımsadım. Amaç buydu. Kus ve rahatla. Yaz ve rahatla değil. Kus ve rahatla. Ne varsa çıkart. Arındırır mı diye merak etmiştim. Zihin çınlaması yapıyor. En belirgin yan etkisi bu. Ne kadar sürüyor şimdilik söyleyemem. Hala sürüyor.

Affeden Yaşam

Mar. 3, 2008

 

Elleri hayırlı işlere kullanmalı,

Bak; tahta ve çivi,

Biri darağacı

Biri tabut

Biri oy sandığı çakarken

Çirkin hırsların gölgesi düşüyor da gövdesine

Ağaç her bahar yeşilleniyor..

Toprak hikmetinden vaz mı geçiyor?

 

Aklın sesi yüreğe

Yüreğin sözü el’e geçmiyor

Ağrısı ömürlere çöküyor  da yapılanların

Güneş’e leke mi düşüyor?