Müphem benliklere yalancı reçeteler sunmayan bir varoluş masalına dek ara verilir kelime canbazlığına. Bu kısırdöngü temaşanın işgörürlüğü yok.

 

  Meshedilmiş cümlelerin ışıklı dansını anlatabilene dek durulur. ‘Durmak’ tamamiyle kıpırtısız ve beklentisizdir; salt durmaktır o. Müjdeci olduğu sanılmamalıdır. Muştulanacak bir şey yok. Hepsi buradadır zaten, her şey şimdidir.

 

  Varlığı kendisinden binlerce yıl zaman ve mesafe uzaklaştıran kösnül oyuna çomaktır bu durmak. Külli paradigmaların küf kokulu, tatminsiz parklarında sobeledi oyunbazlar birbirlerini ve kendilerini.   

 

  Ebe bulunamayana dek oynaşıp durdukları yerden ikrarla ayrıldılar şimdi. Bir engin boşlukta, herkeste bir yeni gebelik hissi. Duruyoruz.

Heze(ma)yan...

Kas. 17, 2008

AĞIR BİR BEDELİ VARDI ÖZGÜRLÜĞÜN… YAZIK Kİ HİÇBİR YERE ULAŞAMAMA  İHTİMALİNİ DE BARINDIRAN HER DAİM YAMACINDA …buldum derken kaybetmeye, tamam derken yarısı dahi olamadığının gaipten alaylı kahkahasına hayatın, idmanlı bir de sefil insanlığın…insanlığım…insanlığımız…insan mı?...insan ne??? ÖZGÜRLÜK VE BEDEL HİÇ YANYANA UĞRAMADAN… sap saman ayrı ya bilemediğimiz..öylesine, biri sap biri saman…biri burası, gözümüzün önü, burnumuzun dibi…ki göz hep aldatanken…öteki mesnetsiz kalmış…..ve üstüne borç biriktirmiş…ödeyip kurtul takıntısı yap da, sap burada saman fizan’da, ne ilgisi var bağlantısına harca bilmem kaç yılını daha diye. o da sayılı zaman. hep sayılabilinir. herkes oraya kadar saymasını bilir….oradan  nereyeyi hiç sormayacaksın buradan…o bir başka samanın sapı…..

üstüste ve üstüne üstüne doğru devrilince tümü…bildiklerin, bilmediklerin, varlar ve yoklar, olup da kaybolanlar, kaybolmayanlarla olmadıkların, olamadıkların, -rın, -ın, sen, ben, biz, siz, onlar….dönmeye başla yeniden…ne vakit başlandı bilmiyoruz, bilmiyorsunuz, bilmiyorlar…hep, herkes, hepsi kendine kadar biliyor…başlamayan ve bitmeyen dönüşlerde dön..dön..dön…BEN HİÇBİR ŞEY BİLMİYORUM…

 

……………………

 

Kuşsun..kanatların var..bildinbileli kanat çırpıyorsun bir küçücük mesafe havalanamadan.. olduğun yerde…ama kuşsun..ama kanatların var…ama buradasın…hep…çırpın…

Anlatmak

Nis. 29, 2008

 

Kelimelerin objektif değerleri yoktur. İnsan sayısı kadar çok anlama gelir bir teki. Ne çok insan ve ne çok kelime.

Algı kapılarında bekleşen harf kalabalıklarıdır kelimeler. Her birimize başka şeyler söylerler. Ne duymak istiyorsak onu söyledikleri için dostturlar.

‘Çiçek’ deyince mesela, ben lale derim, sen nergis, beriki papatya diye atılır. Ve bu lale, nergis, papatya da her birimize ayrı duyumsamalar yaşatır.

Halleşiriz kelimelerimizle, gerisi kolay iştir. Yaşamı anlamlandırmayı yüklemişizdir sırtlarına, cebelleşiriz. Ve ne çok insan, ne çok kelime, ne çok anlam…Tanımlayıp nitelendiririz ‘olan’ ı kelimelerle. Birbirine ekleyip, süsleyip, ulayıp, ayırıp cümleler ediniriz.

Büyük laflar ederiz…

Yaşamı kelimelere dökmeye uğraştıkça köşeye sıkışırız bir yerinde muhakkak.Yaşam kelimelerden çok! Köşeye sıkışmadan önceki halimize dönüp bakınca o daha vahimdir. Ya kelimeler, ya yaşamdır ‘ben’ e sığan. Ya kelimeler, ya yaşam yalan söylüyordur. ‘Cümle kazığı’ çok yemişizdir.Yaşama yakıştıramayız,ya da yaşam hepten kazıktır zaten. Biz yine cümlelere kıyamayız.

 

İmgeleri sözcüklerle doldurup

Cümlelerin içine düşüyoruz

Yüklediğimiz anlamlarda kaybolup

Anlamalarla boğuluyoruz.

Kimi kolay harcıyor

Kimi biriktirip duruyoruz

Aynı deryadan farklı kaplara doldurduğumuz öteberimiz

Fikrimiz

Biz

Kimiz?

Bir bilip bir unutuyoruz

Oyunlar hakikat

Hakikatler oyun tadında

İtişiyoruz…

Doğru sorulara yanlış cevaplar

Doğru cevaplara bitmez kuşkular

Yitirmişiz bir yerlerde ipin ucunu

Aranıyoruz…

Çıtasını fark etmeden yükselttiğimiz;

İkna eşiğimiz,

Acı eşiğimiz,

Utanç eşiğimiz,

Denge eşiğimiz,

Yetişemiyoruz…

1.

Gün yine ağarıyor. Ağaracak tabii, beni bekleyecek hali yok. Uyku bastırdı hafiften. Çokça bastırmışımdır evvelki gün ben ona ondandır. Başımın ağrısı da bu sebeple, kesin. Nereden düştüyse aklıma, aklıma düşen hiçbir düşünceyi kaçırmadan, tüm ayrıntılarıyla yazmaya vakfetmiştim o günü. Dün değil, evvelsi gün. Kabusa dönüşen bir deneyim oldu. Şimdi denemiyorum. Bitti deney. Sonuçlanmadı, sonlandırdım. Öylesi bilinçli bir eylemde insan şizofreninin sınırlarını zorluyor. Kaotik  dönence. Bir süre sonra anlamakla anlatmanın arasındaki tüm bağlar yitiveriyor. Düşünceler, bağlantılar, cümleler, kelimeler, harfler, eller, sonra bir anda hepsi..Donakalıp bilgisayar ekranındaki boş kalabalığa bakakalıyor insan. Ellerimi yeniden edinmem bayağı sürdü.

Başlaması zor oldu. ‘Nasıl yani’. Nasıl yaniden başkaca hiçbir tümce geçmedi aklımdan dakikalarca. Başımı çevirip çevirip kütüphaneme baktım. Salak gibi. Okuduğum herhangi bir kitaptan bir şeyler, yahut yazarı hakkında filan…Böyle salakça cümleleri geçirdim beynimden kasten. Aynen böyle. ‘Okuduğum herhangi bir kitaptan bir şeyler, yahut yazarı hakkında filan’. Cümle buydu. Tık yok. Oysa normalde sürekli karalıyorum bir şeyler. Günü gününe olmayan bir güncem, internet, sitelerinde blog yazılarım. Onlar için yazmıyorum. Yazdıkça onlara da yolluyorum. Birkaç tane var, hepsine aynı yazıları gönderiyorum. Kaç küsür site için ayrı ayrı yazacak halim yok. Vaktim de yok. Şu yeni roman var bir de. Onla halleşiyorum. Bu sıralar aramız bozuk biraz. Karakterler arsız çıktı. Çekiştirip duruyorlar. Hiç fikrimde olmayan işler açtılar başıma. Onlar mı benim düşümde yaşıyor, ben mi onların, bu aralar muğlak. Kalkıyorum. Kahve yapmalıyım, yoksa uyuyacağım. Bir de ağrı kesici ilaç. Beynim hala cenderede.Hemen dönerim.

 

2.

Biraz açıldım gibi. Uyumamam lazım. Kitabı bitirmeliyim. Rudolf Steiner. Çok etkilendim. Daha ortalarındayım. İmge birikintileri. Anlam oluşmadı. Ama etkilendim. Neden? Bilmiyorum. Belki de biliyorum. Onama ve yadsımalarda hemfikir olduğum kısımlar var. Hemfikir yanlış kelime. Duyumsal bir durum gibi bu. Fikren hala tarafsızım. Aslında bu işte! Bunu sevdim. Bir taraf olunması gerekmiyor. İkilikten bağımsız sunuşu var. Okuyorum, üzerinde düşünürken, düşünmüyorum. Düşünmek gerekmiyor. Sezmek doğru tanımlama olur mu? Bilmiyorum. Ama böyle bir şey. Ne demek istediği yerleşiyor bir yere. Fikrime diyemiyorum. Fikir taraflı, dualitik olur. Dünyaca da paradigma. Yeter bu kadar. Bitirmediğim bir kitabı anlatmaya çalışmak salakça. İyi geldi, çünkü her şey birbirinin etrafında dönmeye başlamıştı. Toplum. Siyaset. Birey. Hermetik felsefe. Ezoterizm. Zen. Paganlar. Objektivizm. Nietzsche. Adamım Nietzsche! Her basamakta yeni bir Nietzsche. Şuur geliştikçe, genleşdikçe yeni bir Nietzsche. Bakış açısına göre sayısız mercek. Gittikçe netleşen manzaralar. 16 yaşımda tanıdığım Nietzsche’yle şimdiki arasında epey fark var. 16 yaşımla benim aramda da epey fark var zaten. O zaman da gerçekti, şimdi de. İlelebet gerçek Nietzsche! Muazzam. Bulantısı da aynı ölçüde muazzamdır. Bu yüzden kuyruk kovalarken iyi gelmiyor. Steiner kuyruk kovalarken iyi.

 

3.

Evvelki günü anlatıyordum. 65. sayfada pes ettim. Pes ettim yanlış tanımlama. Bittim diyelim. Kayboldum. İrade işi değildi çünkü. Başlaması zor, bırakması istençdışı olan bir deney. Bir şey düşüneyim, ya da ne düşünüyorum ben’e başlayınca, orda takılıp kalınıyor. Bir araya geldiğinde anlam oluşturmayan bir dizi kelime geçiyor; “ Ne, nasıl, tamam, sustum, rahatım, bakma, cildi sıyrılmış Deleuz’ün, yapıştırsam mı, otur, saçmalama, olmayacak, düşünemiyorum, şiir, renk, mavi, Nietzsche gülme! Offff……..”

Neden kitapları, yazarları düşünerek başlama meylim var? Düpedüz gösteriş bu. Neyi göstereceksin? Gösterme! Bırak aksın. Aksın ki çıkalım vorteksten. Dönüp okuyunca bulacağız. Öyle umuyoruz. Umuyorum yani. Ben ve ben. Evet şimdi anımsadım. Amaç buydu. Kus ve rahatla. Yaz ve rahatla değil. Kus ve rahatla. Ne varsa çıkart. Arındırır mı diye merak etmiştim. Zihin çınlaması yapıyor. En belirgin yan etkisi bu. Ne kadar sürüyor şimdilik söyleyemem. Hala sürüyor.

Affeden Yaşam

Mar. 3, 2008

 

Elleri hayırlı işlere kullanmalı,

Bak; tahta ve çivi,

Biri darağacı

Biri tabut

Biri oy sandığı çakarken

Çirkin hırsların gölgesi düşüyor da gövdesine

Ağaç her bahar yeşilleniyor..

Toprak hikmetinden vaz mı geçiyor?

 

Aklın sesi yüreğe

Yüreğin sözü el’e geçmiyor

Ağrısı ömürlere çöküyor  da yapılanların

Güneş’e leke mi düşüyor?

 

Yediğim bir dilim ekmeğin, buğdayının ekilmesi, biçilmesi, öğütülüp un haline getirilmesi, yoğrulup pişirilmesi, satışa sunulması, ilgili mekanlara nakliyatı dahil fert fert, soframa geliş yolculuğundaki maddi manevi işbirliğimi nasıl inkar ederim? Toprakla, çiftçiyle, değirmenciyle, toptancıyla, fırınla, bakkalla gayet somut, izi sürülebilir ilişkimi nasıl yok sayarım? Sayamam. İçindeyimdir maddi-manevi emek döngüsünün. Ki buna şükran duyarım…

 

Gelin görün ki, her şeyin, her şeyle, daima olan  bu bağlantısı yaşamda hep de şükran duyulası durumlar meydana getirmiyor.

 

Bir askerin canını alan kurşunda, kurşunu ateşleyen silahta, silahı tetikleyen karşı fikirde, fikri taşıyan can’da ekmeğe duyduğum huzuru nasıl duyarım? Gün gibi biliyorken hem de; aynıdır payım! Vergi’mi mi sorgulamalıyım? ‘Algı’mı beğenmemek sırf, yetmiyor savaşı bitirmeye zira!

 

‘Rejim elden gidiyor’ çığırmalarını manüple ettikleri manalarda yersiz buluyorum. Rejim; ‘kendi kendini yönettiğin sistem’ tanımlamalarda. ‘Kendi’ kendinibilmez bir cinnette firar oysa! Sığmıyor ele avuca tuttuğunda…

 

Kendine gel halkım, uyan BARIŞ’a…

Frida Kahlo

Şub. 25, 2008

 

Yaşamı, eserleri, kimliği, tümü olağanüstü bir bütünlükle, olağanüstü bir kadını var eder; Frida Kahlo.

 

Baş edilmesi imkansızdan biraz daha mümkün olan, ömrünce süren ciddi sağlık sorunlarıyla, benliğindeki her bir sevinç ve her bir kederin sürekli farkındalığının diplerindeki renkleri tuale döküşü, hayatın tam içinde daima kendi doğrularıyla duruşu, bu muhteşem kadını unutulmaz kıldı gönüllerde.

 

Troçkist politik yandaşlığı karşıt akım yandaşlarınca, biseksüel cinsel tercihi muhafazakarlarca, aldatan ve aldatılan kadın yaşantıları türlü sebepleri olan bu gerçeği, inkar edip, ilişkileri yaşamın içinden koparıp sentetik idealize edenlerce eleştirildi. Herkesin yalnızca kendini aldattığı gerçeğini hep bildi Frida…

 

Politik duruş, cinsel tercih yahut sosyal roller ‘kimlik’ belirtmek için yeterli veriler midir? ‘Kim’ ve ‘Ne’ olunduğu, benzersiz, özgün benlik duyumsamasını işaret eder ki ne birbirinden farklı onca siyasi görüş, ne seks yaşamında nasıl doyuma ulaşıldığı, ne de yaparım/yapmam koşullanmaları bir ‘ben’i anlatmaya yeter…

 

Kendi ‘ben’ine dosdoğru bakabilmiş, kabullenmiş, dışa vurabilmiştir Frida yalınlıkla, dürüstçe. Üstelik, kolektif ve kronik bir hastalığıyken insanlığın ‘ben’i yadsımak, yanlış anlamak, anlatamamak, hatta farkında olmadan bir ömrü harcamak…

 

        Umarım çıkış eğlenceli olmuştur Frida...

Sözcüklerden Hayata

Şub. 22, 2008

 

Cinaslı akınlarda benzettik de benzettik

Yazın’da ustaca bileyip,

Hayat’ta yetenek körelttik…

 

Cinaslı akınlarda çocuklar gibi şendik,

dipsiz cümleler semirdik

masumiyeti yitirdik

hesapsız şen’liklere açılan gedik

İçsıkıntısı bilmeyen çocuğun karşısında…

Çokyüzlü benimsedik.

 

Cinaslı akınlarda benzettik

birbirine benzemeyen her şeyi birbirine…

 

Yine de olmadı.

 

Birileri yaşamı anlamaya çalıştı

Birileri yaşadı.

Don Kişot

Şub. 15, 2008

 

Ölümsüz gençliğin şövalyesi,
ellisinde uyup yüreğinde çarpan aklına
bir Temmuz sabahı fethine çıktı
güzelin, doğrunun ve haklının:
Önünde mağrur, aptal devleriyle dünya,
altında mahzun ve kahraman Rosinant’ı.

Bilirim, hele bir düşmeye gör hasretin halisine,
hele bir de tam okka dört yüz dirhemse yürek,
yolu yok, Don Quichotte’um benim, yolu yok,

yel değirmenleriyle dövüşülecek.

Haklısın, elbette senin Dulsinya’ndır dünyanın en güzel kadını,
elbette sen haykıracaksın bunu

bezirganların suratına,

ve alaşağı edecekler seni

bir temiz pataklayacaklar seni.

Fakat sen, yenilmez şövalyesi susuzluğumuzun,
sen, bir alev gibi yanmakta devam edeceksin

ağır, demir kabuğunun içinde
ve Dulsinya bir kat daha güzelleşecek.

Nazım Hikmet

Sevgililer Günü

Şub. 13, 2008

“Aşkın yüzlerce neşteri, ruhun damarlarına sokuldu ve oradan gönül adı verilen bir damla aldı... Aşk öyle engin bir denizdir ki, ne kenarı vardır, ne de ucu bucağı."

( Mevlana )

  Zamana, mekana hatta insanın kendine rağmen kendine kafa tutan “aşk” yaşamla birlikte başlamış, sayısız tanımlamalara konu olmuştur. Tüm duyguların, duyumsamaların en enerjik , ateşli, söz dinlemez, asi olanıdır. Coşkusu ve sevinciyle yürekleri kuş olup uçurduğu gibi , acısı ve hüznüyle eza dolu kabusa, canhıraş bir çığlığa çevirir yaşamı.

Yaşam aşktan, aşk insandan, insan âşık’ından alır ilhamını. Yaratılışla birlikte başlar  aşk hikayeleri. Eskidir, eskimez…

Antik Çağlardan başlayıp günümüze dek süren, ana temanın aşk olduğu çeşitli efsaneler, bu ihtişamlı duygunun tüm canlılığı kapsayan, varoluşu devindiren dinamizmini anlatırlar. Her birinin kendine has gelenekleri, ritüel ve şenlikleri olmakla birlikte, ortak olan zamanlamalarıdır Şubat ayı ortası.

Günümüzde “Sevgililer Günü” olarak imlenen 14 Şubat bugün. Sevgililer Günü’nüzü kutluyor, sözü kelimelerin sevgililerinden bir üstada bırakıyorum;


Aşklama

Şaraptı, rakıydı, şuydu buydu,
Kişi esrimeyi bir aşkta tatmalı ilkten.
Dedim ya; ondan gayrı korkuluğa güvenmem.
İçtiğim hep aşktı benim, gerisi tortu.


Sevişik bir keçi yumukgöz oğlağına,
Özüne aşk sızmış o sütü emziriyor,
Yumurtasını bir kovuğa koyarken,
Aşkı da koyuyor anaç zargana.

Aşk mavisi tükendiyse o boşuna denizde,
Bil ki diken diken bir çamurla örtülüdür sığlığı.
Niye enez bu zambak diye sordular mıydı,

Aşksız geçen günlerinde örselenmiş de.

Aşk bürünmeseydi de bak hiç şakır mıydı
Şu bi damlacık isketeyi tâ gagadan kuyruğa,
Kişi gönlünü yitirdi mi ne yüzle çıkar sokağa,
Yaşamda nesi varsa aşk işte onun adı.

Ansıyın; aşkla yağdı da sular,
Ondan kokulandı ıtır çiçeklendi elma,
Doğayla el ele bizi üreten bir sevgi var,
Evrende en soylusu sezdim ki bu çoğalma.

Metin Eloğlu

Shelfari: Book reviews on your book blog