Müphem benliklere yalancı reçeteler sunmayan bir varoluş masalına dek ara verilir kelime canbazlığına. Bu kısırdöngü temaşanın işgörürlüğü yok.

 

  Meshedilmiş cümlelerin ışıklı dansını anlatabilene dek durulur. ‘Durmak’ tamamiyle kıpırtısız ve beklentisizdir; salt durmaktır o. Müjdeci olduğu sanılmamalıdır. Muştulanacak bir şey yok. Hepsi buradadır zaten, her şey şimdidir.

 

  Varlığı kendisinden binlerce yıl zaman ve mesafe uzaklaştıran kösnül oyuna çomaktır bu durmak. Külli paradigmaların küf kokulu, tatminsiz parklarında sobeledi oyunbazlar birbirlerini ve kendilerini.   

 

  Ebe bulunamayana dek oynaşıp durdukları yerden ikrarla ayrıldılar şimdi. Bir engin boşlukta, herkeste bir yeni gebelik hissi. Duruyoruz.

Heze(ma)yan...

Kas. 17, 2008

AĞIR BİR BEDELİ VARDI ÖZGÜRLÜĞÜN… YAZIK Kİ HİÇBİR YERE ULAŞAMAMA  İHTİMALİNİ DE BARINDIRAN HER DAİM YAMACINDA …buldum derken kaybetmeye, tamam derken yarısı dahi olamadığının gaipten alaylı kahkahasına hayatın, idmanlı bir de sefil insanlığın…insanlığım…insanlığımız…insan mı?...insan ne??? ÖZGÜRLÜK VE BEDEL HİÇ YANYANA UĞRAMADAN… sap saman ayrı ya bilemediğimiz..öylesine, biri sap biri saman…biri burası, gözümüzün önü, burnumuzun dibi…ki göz hep aldatanken…öteki mesnetsiz kalmış…..ve üstüne borç biriktirmiş…ödeyip kurtul takıntısı yap da, sap burada saman fizan’da, ne ilgisi var bağlantısına harca bilmem kaç yılını daha diye. o da sayılı zaman. hep sayılabilinir. herkes oraya kadar saymasını bilir….oradan  nereyeyi hiç sormayacaksın buradan…o bir başka samanın sapı…..

üstüste ve üstüne üstüne doğru devrilince tümü…bildiklerin, bilmediklerin, varlar ve yoklar, olup da kaybolanlar, kaybolmayanlarla olmadıkların, olamadıkların, -rın, -ın, sen, ben, biz, siz, onlar….dönmeye başla yeniden…ne vakit başlandı bilmiyoruz, bilmiyorsunuz, bilmiyorlar…hep, herkes, hepsi kendine kadar biliyor…başlamayan ve bitmeyen dönüşlerde dön..dön..dön…BEN HİÇBİR ŞEY BİLMİYORUM…

 

……………………

 

Kuşsun..kanatların var..bildinbileli kanat çırpıyorsun bir küçücük mesafe havalanamadan.. olduğun yerde…ama kuşsun..ama kanatların var…ama buradasın…hep…çırpın…

Anlatmak

Nis. 29, 2008

 

Kelimelerin objektif değerleri yoktur. İnsan sayısı kadar çok anlama gelir bir teki. Ne çok insan ve ne çok kelime.

Algı kapılarında bekleşen harf kalabalıklarıdır kelimeler. Her birimize başka şeyler söylerler. Ne duymak istiyorsak onu söyledikleri için dostturlar.

‘Çiçek’ deyince mesela, ben lale derim, sen nergis, beriki papatya diye atılır. Ve bu lale, nergis, papatya da her birimize ayrı duyumsamalar yaşatır.

Halleşiriz kelimelerimizle, gerisi kolay iştir. Yaşamı anlamlandırmayı yüklemişizdir sırtlarına, cebelleşiriz. Ve ne çok insan, ne çok kelime, ne çok anlam…Tanımlayıp nitelendiririz ‘olan’ ı kelimelerle. Birbirine ekleyip, süsleyip, ulayıp, ayırıp cümleler ediniriz.

Büyük laflar ederiz…

Yaşamı kelimelere dökmeye uğraştıkça köşeye sıkışırız bir yerinde muhakkak.Yaşam kelimelerden çok! Köşeye sıkışmadan önceki halimize dönüp bakınca o daha vahimdir. Ya kelimeler, ya yaşamdır ‘ben’ e sığan. Ya kelimeler, ya yaşam yalan söylüyordur. ‘Cümle kazığı’ çok yemişizdir.Yaşama yakıştıramayız,ya da yaşam hepten kazıktır zaten. Biz yine cümlelere kıyamayız.

 

İmgeleri sözcüklerle doldurup

Cümlelerin içine düşüyoruz

Yüklediğimiz anlamlarda kaybolup

Anlamalarla boğuluyoruz.

Kimi kolay harcıyor

Kimi biriktirip duruyoruz

Aynı deryadan farklı kaplara doldurduğumuz öteberimiz

Fikrimiz

Biz

Kimiz?

Bir bilip bir unutuyoruz

Oyunlar hakikat

Hakikatler oyun tadında

İtişiyoruz…

Doğru sorulara yanlış cevaplar

Doğru cevaplara bitmez kuşkular

Yitirmişiz bir yerlerde ipin ucunu

Aranıyoruz…

Çıtasını fark etmeden yükselttiğimiz;

İkna eşiğimiz,

Acı eşiğimiz,

Utanç eşiğimiz,

Denge eşiğimiz,

Yetişemiyoruz…

Frida Kahlo

Şub. 25, 2008

 

Yaşamı, eserleri, kimliği, tümü olağanüstü bir bütünlükle, olağanüstü bir kadını var eder; Frida Kahlo.

 

Baş edilmesi imkansızdan biraz daha mümkün olan, ömrünce süren ciddi sağlık sorunlarıyla, benliğindeki her bir sevinç ve her bir kederin sürekli farkındalığının diplerindeki renkleri tuale döküşü, hayatın tam içinde daima kendi doğrularıyla duruşu, bu muhteşem kadını unutulmaz kıldı gönüllerde.

 

Troçkist politik yandaşlığı karşıt akım yandaşlarınca, biseksüel cinsel tercihi muhafazakarlarca, aldatan ve aldatılan kadın yaşantıları türlü sebepleri olan bu gerçeği, inkar edip, ilişkileri yaşamın içinden koparıp sentetik idealize edenlerce eleştirildi. Herkesin yalnızca kendini aldattığı gerçeğini hep bildi Frida…

 

Politik duruş, cinsel tercih yahut sosyal roller ‘kimlik’ belirtmek için yeterli veriler midir? ‘Kim’ ve ‘Ne’ olunduğu, benzersiz, özgün benlik duyumsamasını işaret eder ki ne birbirinden farklı onca siyasi görüş, ne seks yaşamında nasıl doyuma ulaşıldığı, ne de yaparım/yapmam koşullanmaları bir ‘ben’i anlatmaya yeter…

 

Kendi ‘ben’ine dosdoğru bakabilmiş, kabullenmiş, dışa vurabilmiştir Frida yalınlıkla, dürüstçe. Üstelik, kolektif ve kronik bir hastalığıyken insanlığın ‘ben’i yadsımak, yanlış anlamak, anlatamamak, hatta farkında olmadan bir ömrü harcamak…

 

        Umarım çıkış eğlenceli olmuştur Frida...

Susa Pusa Kusa Yazmak

Oca. 31, 2008

Neden yazdığımı bilmiyorum. Tam ve kesin bir özgürlük içinde olunamayan hiçbir şeyi sevmiyorum. Uzlaşamıyorum, doğama aykırı.

Yazmak, özgürce olabilir ve kişiyi öteler, doğrudur. Ama, derhal yırtıp atmak koşuluyla! Hür ve mahkum edilmeden yapılabilecek tek şey düşünmek bu dünyada. Ama, kimseye söylememek koşuluyla!

Kuracağım tek bir cümleyle anında hakkımda tutuklama kararı çıkarttırabilirim örneğin. Peki ne maksatla? Kendimi cesur ve işe yaramış hissedip, egomu mu pohpohlayacağım? Yanıtları ‘işlerine geldiği gibi’ anlayacak sorgucuların, peşinen anladıkları ‘gibisine’ gıyaben uygulayacakları, kişisiz kişiliksiz ceza maddeleri, gözaltılar, tutsaklıklar…Hayır, o şekilde mutlu olabileceğimi düşünmüyorum.

Korkaklık addedilecektir şimdi bir zümrece bu söylediklerim. Sairlerince ise ‘aferin işte,ne gerek var, durun şöyle uslu uslu’ ferahlamasına mahal verir cinstendir.

Kimin umurunda? Benim kimseye yaranma derdim yok! Var olan her şeye aynı mesafede yakın, görece; uzağım. Sempatim yahut karşı yargılarım olduğunda, bunların geçici olduğunu aklımda tutarım.

Varoluş bireyseldir. Maddesel anlamda, yalnız doğar, yalnız ölürüz. Ve hiç kimse aslında, başka hiç kimse için bir şey yapamaz. Yaptığımızı sanıp, egomuzu kaşırız sıkça. Oysa yardım ‘doğal’ değil!

Tabii yardım derken, evvela hangi eylemleri ‘yardımcı olmak’ diye nitelendirdiğimizi açıklığa kavuşturmak lazım gelir. Bu da etik konusuna girer ki tam bir sentez olanaksızdır. “İnsanın tercihlerine ve davranışlarına yol gösteren değerler sistemini” tanımlayan  etik düşüncede cevaplar, insanların diğer insanlara nasıl davranmaları gerektiğini belirler. “İnsan sayısı kadar etik değerler sistemi olmalıdır o halde” diye belirtmiştir ayan gerçeği bir üstat.

İnsanlık olarak en büyük sorunumuz, sapla samanı ayıramamak meselesidir bence. Bugün benim yapacağım bir şey varsa,bunu yalnız ben yapabiliyorsam, yapmak zorundayımdır. Akış budur! Birileri minnet duysun diye değil, başka çaresi olmadığından. Gerisi etik manüplasyonların güç isteminden öte mana içermez.

Bir sofrada yemekteysek, senin iki kolun yoksa, ben hem kendi yemeğimi yerim, hem de seninkini yediririm. Bunun, benim ‘iyi’ ya da ‘yardımsever’ olmamla alakası yoktur. Birlikte oturmuşuz ve benim kollarım var, bu kadar basit! Ne sen beni sömürüyorsun, ne ben herhangi tamah girişimindeyim. Karnımızı doyurmaya karar verdik, doyurduk. Hesabın ortaklaşa ödenecek olması ön koşul tabii, ego tokuşturmuyoruz, yemek yiyoruz alt tarafı!

Almak ve vermek arasındaki dengeyi bulamamış olmak, kantarı kaçırmak bir sürü iş açar başımıza. Doğada, bu kendiliğinden bir döngüdür, hesap yapılmaz üstüne.

Ne için atacağım kendimi ortalara? ‘Ben de varım’ demek için mi? Eh, ben bunu biliyorum zaten. Yırtınıyorsam göstereyim diye, demek ki bilmiyorum! ‘Sen de var ol’ diye mi? Eh, bunu da biliyorum. O noktada zıplıyorsam yerimden onaylamak yalanıyla,işte o zaman şüphe et benden. Vardır bir çıkarım, hesabım!

Varlığını doğrulama gereksinimim, kendiminkini ispatlama çılgınlığıma hizmet edecektir. Sonra da göz önüne çıkıp onurlandırılmayı mı bekleyeceğim? “Ne olur biraz tatmin!”

Aç değilim. İnsanoğlunun birbirini yiyerek de doyacağına inanmıyorum. Bu, iştahları daha fazla kabartmaktan başka bir işe yaramaz. Niye yazıyorum? Bir sebebi yok. Kimsenin yazdıklarıma iyi yahut kötü yaftasını yapıştırmasına aldırmam. Kıyas kim, mihengi nedir? Akademi? Önce insan vardı, sonra okul! Şahısların birbiriyle mukayesesi zaten abesle iştigal, dünyalar ayrı, her birey benzersiz. Kolektif bilinç var tamam, ancak o da elbette durağan değil. Bireye nazaran geriden gelse de kendi dinamizmine sahip.

Yarın artık suçtan sayılmayacak mahkumiyetlere çanak tutamam. Yasaları kim koyuyor? Ne zaman neye göre değişiyor? Bilinen konular bunlar. Hepsi insan işi. Demek ki değişebilir. Ben de sürekli değişip gelişmekteyim. Eşzamanlı birikemezsem ne olacak? Pişmanlık yasasını mı bekleyeceğim? Hadi çıktı yasa, ben pişmanlığımdan pişman oldum?

İşte bunlar toplumsal değil. İki kör kütük aşık, anne evlat tüm yaşam konusunda anlaşamıyorlar, değil ki değişebilir herhangi bir fikre ömür adayıp nefer olmak! Oldular, tarih böyle hikayelerle dolu. Netice? Ciddi bir aymazlık var. Netice ortada, görene tabii.

Sosyalliğe, toplumsal yaşayışa karşı filan değilim bu arada. Olsam, çıkardım bir dağın başına, geçirirdim ömrümü.Burada, içinde öğreniyoruz, olgunlaşıyoruz, pişiyoruz yaşamın. Yansıya yansıya. Ders çoook! Dağ başında kolay, burada öğreneceksin. Taşkınlıklara lafım. Yazık oluyor.

Aklımdan her geçeni yazsam, ben de taşmış olurum! Taşanını da görmedim hani, aklıselim, sağduyulu, taştıkça kap dolduran. Göreli ve süreli örneklerle antikçağda kalmış onlar, bir de Rönesans. Gerisi etik ve etnik hikaye.

Bir sorumluluk taşımıyorum bu anlamda. “Sorumluluk, alanındır!” Aydın sorumluluğu da nedir? Benim ışığım bana kadar! Senin gözünü de kamaştırabilir, loşluğundan duvara da toslatabilir. Sınırı mı var bunun?

Her bir beşer, kendine karşı sorumlu hissedip, kendi içinde kendini, bilincini yüceltse genişletse, içindeki çatışmayı çözse, sonuçları topluma da yansıyacaktır zaten. her şeyin güllük gülistanlık olması için toplumsal değil, bireysel aydınlanma elzemdir. Toplum bireylerden oluşur, apayrı bir yaratıkmış gibi görülmekten vazgeçilse artık! Bunca kaos, bireylerin bizatihi iç çatışmalarının yansıması.

Kendimizi tanımıyoruz, onaylamıyoruz, sevmiyoruz. Kendimizle barışık değiliz, ulaşamıyoruz. Hal böyle olunca, içinde kendimizi onaylayacağımız oluşumlar arıyoruz, ki hepsi eksik! O birimler de aynı arayıştaki bireylerden meydana geliyor. İki yarım, ‘insan’ söz konusu olunca, bir tam etmiyor!

Lügatinden her daim anlamasam da anladığım kadarıyla alakadarımdır teknolojiyle. Neyi işaret ettiğini hemen çakamadığım kendine has terimleriyle yapılan uzun uzadıya teknoloji sohbetlerinden, çok da hoşlandığım söylenemez.

“Öğrenmezsem çatlarım” hastalığım sebebiyle bir sürü iş açılır böyle durumlarda başıma. “Neyi anlatıyor şimdi bu?” şeklinde gözümde parlayan merak alevi ve hafızamı yokladığımda çekip çıkaracak bir bağlantı bulma uğraşıyla dinlerim anlatılanları. (Ezik miyim neyim, anlamasam ne olur sanki! )

Pek ateşli olurlar teknoloji tutkunları, sorulardan sıkılmazlar. Kendimce verileri toplar ‘evli evine, köylü köyüne, evi olmayan sıçan deliğine’ kısmını saygılı bir şekilde bekler, sonra araştırmalarıma başlarım.Zihnimi tatmin ettiğim bir noktaya kadar sürdürürüm; yeni, işime yaramayacak bilgi edinme hamallığını.Benim gibi sıradan bir insan için yalnızca böyledir çünkü durum. Bilim adamı değil, yalnızca kullanıcıyımdır çünkü. ‘Ne işe yarıyor?’ kısmı cezp eder beni. Keşfin, işe yaraması için geçtiği yollardaki teferruat gereksiz ayrıntıdır benim için. Gelin görün ki bu gereksiz ayrıntı addettiğim ki tekrar altını çizerek söylüyorum ‘benim naçizane aklım için lüzumsuz olan’  (bknz. geri, sözüm söz !) söyleşiler, sonraki herhangi bir muhabbet ortamında bazı aşina mefhumlar oluşturdukları için zihnimde, daha az Fransız hissedip, gecesine, teknoloji talim terbiyesi yerine, elimdeki romanı okumaya daha fazla vakit bıraktığı için mutlandırır beni.

Penceremden ise teknoloji; insan zekasının vardığı nokta, binlerce yıllık şuur sıçraması, zekalarına hayranlık duyduğum muhteşem insanların dehaları, sabırları, emekleri, sundukları araçlarla, kullanımı yaşamı kolaylaştıran armağanlarıdır. Ufku genişletir, heyecanlıdır…

Gelelim düşünüp taşınıp içinden çıkamadığım hususa; buradaki konumuz itibariyle teknolojinin içinde olan burnumun, ne çeşit bir duyarlık içinde oluşu, paranoyaklıktan mustarip şuurumun kokusuyla içimi bulandırışı, beynimin kıvrımlarında taşları yerine oturtmak için tutulduğum fırtınayı zirveye tırmandırışı…

Teknoloji bir sektör müdür? Sektör derken; sistemin, bizi sömürmeye çalışan karanlık adamların tekelinde olan sistemin (!) bir aracı ?

Bir numaralı dayanağımızdır bu ‘sistem’ hikayesi. Olmasa nasıl paranoyak olacaktık? Olduğu için mi, olmadığı için mi öyleyiz? Madem farkındayız, dile getiriyoruz neden iyileşmiyoruz? Sebep açık edildiğinde iyileştirilmesi daha kolay bir durum arz etmez mi? Ne yapmalı iyileşmek için? ‘Yapma’lar , ‘etme’ler değiştirildiğinde ‘ol’ malar olmamış mı oluyor? Durumlara fena halde öfkelendiğimde örneğin, belli etmesem, tepki vermesem, öfkemin varlığı işaret edilemezliğinden dolayı, yok mu sayılıyor? Bu o durumu onayladığım anlamına mı geliyor? Duygularımı bastırınca kaç yüzlü oluyorum? Niye ben söyleyip ben işitiyorum? Neyse…

Hikaye kabus gibi. Güçlüler, kesinlikle güçlüler. Bizleri, nano teknolojiyle imal edilmiş çamaşır makineleri –ki büyük bir buluştur- veya misal; lazerli epilasyon cihazı gelişmeleriyle haberdar ederler bilimin ulaştığı zirvelerden bültenlerinde.

Anlatsam birkaç satır, sesimi duyar mısınız mısralarımda? Dokunabilir misiniz bir meczubun kavram kargaşasına ellerinizle?  Nano teknolojiden haberiniz var mı? Ev aletleriniz dışında diyorum. Yahu bırakın bugün de tozlu kalsın salonunuz, biliyorum o süpürgenin vakum kudretini, duvara yapışabiliyor…Dur kızım sen de bugün, yarın gidiver solaryumuna, hımm güneşin altında 15 gün yerine toplamı 10 dakikada çikolata rengi olabiliyorsun o tabut provası kutusunun içinde…

Ama var ya; yaklaş… (burası fısıltıyla) aynı yetkinlikle moleküllerimizle, atomlarımızla oynuyorlar! Bu, adamın koynundan karısını almayı geçti. Adamı donuna kadar soymayı da geçti. Gardını almak? Hımm…Korunabiliriz diyorsunuz. İlaç kullanır mısınız? Hangi firmanınkini? Hah hah hah!

NASA hakkında tam olarak ne biliyorsunuz? ‘Başka gezegende hayat var mı’ geyiği hakkında ne düşünüyorsunuz? Siz Amerika’yla Rusya’yı düşman mı zannediyorsunuz?

 Fiziği az çok biliriz. Az bilen bizleriz, hiç gücümüze gitmesin şimdi. Çok bilenlerce gösterilenden başkasını bilme şansımız yok. Bilimsel araştırma yapacak donanıma,servete (top dolarlara) ve ekibe sahip olmadığımıza göre,eh ömür de vefa etmez bu saatten sonra, bireysel ilhamlarla hariçten gazel okumayalım şimdi.

Az gösterileni var, çok gösterileni var, gözümüze soka soka yapılanı yapılanı var. Kerameti kendinden menkul, aval aval izleriz…Metafiziğe inanmazsınız. Doğru mu, ‘bilimsel’ değildir? Hemen arz edeyim, haklısınız. Metafizik diye bir şey yoktur, ‘fizik ötesi’ manasını içerir ve onlar ötesini berisini kurcalayalı epey zaman olmuştur. Güçleri en çok da buradan geliyor zaten; biliyorlar!

‘Transformasyon’ diye bir terim  duydunuz mutlaka. Hani din kurumlarınca dahi tartışılır, peygamberin dirilişi efsanesine atfedilir. Ah ne ulvi…Çak!!! Oradan çakacaklar ki gündemi, başımız dönsün; metafizik!.. Anlayamayız, sual etmek tövbe haşa! Siz ibadetlerinizi düzenli yerine getiriyor musunuz? Hah, aman aksatmayın. Camii bağışları, kilise aidatları, cemiyete gönülden kopanlar…İyi, iyi. Besleyin.

Tesla’yı tanır mısınız? Nikola Tesla…Be kör şeytana; koskoca transatlantiği görünmez yaptı muhteremler, çok anladık, ondan sormadık! Fizik miydi bizce durum, metafizik mi? Tabii ironik olan, bu bilgilerin de, işgüzarlık olsun diye kullanabileceğimiz kadarını, doz olarak almış olmamız. Bir de tabii gözünüzün önünde 21. yüzyılda darağacı kurup adam asarlarsa, e bir uyuşursunuz, siz de haklısınız!

 İşgüzarlar kullanır zaten bunları canım, ne kafa yoracaksınız, boş verin hoş beş ediyoruz şurada. Bende meslek de o yüzden. Sorun bakın;

“-Ne ‘iş’ yaparsınız?

-Güzar’ım ben!

- Hımmm!”

 

Televizyonunuzu kapatır mısınız? Sonra izlersiniz yeni çıkan cep telefonlarının sunduğu hibernetik ilişki alternatiflerini, bir şey anlatıyorum şurada!

Yani diyorum, Philadelphia Deneyi madem fen bilimlerince açıklanabilir bir durumsa, yani bu şıktan yana kullanıyorsanız oyunuzu, acep hangi bilgi,duygu ve duyumsamalarla? Yok değilse, metafizik diyorsanız, muhteremler tanrılarınız mı oluyor yani? Tövbe haşa, fiziktir o fizik!! İyi öyleyse, siz ne anlayışlı, sevecen, güvenli seyreyliyorsunuz dünyayı rehavetle…Ne çıkar ki değil mi?

 HAARP ‘ci-ee! ’ diye çıkar örnekse! Hadi canım, ah bu ne ahde vefa! Yüce gönüllü insanlar, kıskanıyorum nemelazımcılık erdeminizi! Benim lafazanlığım neyime yarar! Boş iş! Güzelim yerküremin, taşımın toprağımın,börtümün böceğimin,havamın suyumun neyine yarayacak? ‘Hap!’ diye yutacak HAARP!

CFR’ yi de duydunuz biliyorsunuz. Vatikan’ın ayyuka çıkan mazisini. Vardır haberiniz. Kalmadı gizli saklıları, büyü bozuldu. 2000 yıl da, takdire şayan hani! Var mı başka, öylesi iktidarla mıh gibi duracak yerinde? Namına nam, servetine servet katarak, her kabahati ortaya çıktığı halde yoluna kimsenin çıkamayacağı görkemli akit? Akit mi dedim? Antlaşma…Kimler arasında? İznik konseyi? Hımm…

Ufo’sunu, Uso’sunu bilirsiniz zaten.

Vatan sevgisi, millet sevgisi, bayrak sevgisi, bilirsiniz her şeyin üstündedir.

Silah tüccarlığının, tüm ekonomik kazançların üzerinde olması maddi değerine karşılık, vatan,millet,bayrak değerleri de diğer manevi değerlerden üstündür. Ödülü şehitlik mertebesidir, ölümdür. Toprağın altına seve seve girmektir. HAARP ve benzeri projelerin hıırp’aladığı radyasyonlu topraklarımızı çok seviyoruz ya, işte ondan. İşte öyle.

İsrail’i bilirsiniz. Seçilmiş ırk. Tradisyonlara şöyle bir göz attınız mı? Ne için seçildiklerini anlayamamışlar, yazık! Hani bir ırka ayrıcalık bahşedilecek, üstün vasıflarından dolayı hem de, ee üstündür o zaman eyvallah. Bir sürü simge, imge v.s. Eee? Yok sanmam, ortalığı kana bulasınlar diye? ‘Ortalığı kana bulama seçimlerinde’ mi kazanmışlar? Offff! Ne bileyim ben!

Beynim uyuşmaya başladı yine. Anlattıklarım, olanların başlığı bile değil. İçi almayanınız, belki ne döndüğünden haberiniz olmasa bile gönlü ezileniniz vardır şu durumlara. Bir şeylerin yanlış gittiği sezgisi? Hı?

Yoksa metafizik yardım mı umuyor bekliyorsunuz biçare?

Ama ne dedim ben size? Metafizik değil, yok öyle bir şey artık. Yıl 2008. Kuantum demek lazım, fraktaller… Atom çağı 100 yıl evrildi…

Her şey normal yani. Amma anormal sevdalısıymışsınız siz de!

Nereden geldik buraya? Burnum! Ah iletken duyarlık, ah bu kokular…Sok Güzar sen her şeyin içine burnunu, sok bakalım!

 

Gayretkeş çabalar ve organize bir plan dâhilinde üstün yöntemlerle uyutulan insanoğlu, derin uykusunda programlandığı üzere kendi kendisini yok etmeye doğru hızla yaklaşmakta.

Son görev; ‘efendi’ ler için daha işe yarar ‘yem’ler haline dönüşerek kusursuz teslimiyet. Şimdilik ‘atık madde’ değerinde dahi olmayan insanlık, sahip olduğu potansiyel kudretten bihaber, bazen şaşkın, çoğunlukla umarsız izlemekte olanı biteni, anlayamadan…

 Çok şey bildiği zannıyla ahkâm kesenlerin anlattıklarını anladığını düşünen beşer, pratikte niçin sürekli kaybettiğini sorgulasa da, ya çarkın sair bir dişlisine eklemlenerek kaideye sadık sürdürüyor yolculuğunu, ya da en zararsız görünen tevekkülü seçip kadercilik oynuyor aynı yol, aynı çark, aynı düzen içinde, şuursuzca. Bu da elbette iktidar oyununun en mühim kozu; idraksizleştirilen topluluklar.

 Oyunun basit olduğunu söyleyemeyiz. Kendi içinde kusursuz bir dengeye sahip, son derece dâhiyane tasarılar bütünü. Tam bir yerinden çözmeye başladığınızı düşündüğünüz sırada, karşılaşacağınız sürpriz bağlantısızlıklar program ve disiplininizi alt üst edeceğinden başladığınız noktaya geri döndürür sizi. Elinizde sazınız, nasıl, neden, kim gibi sorularla fikriniz bulanıklaşırken en içerleyeceğiniz durum, bu aslında ilişkilendirilmemiş ilişkiler yumağıdır çoğu zaman. Sapla samanın karıştırılması gafletine düşmeniz öngörülmüştür, karıştırmışsınızdır. Kavram kargaşasına düşmeniz önemsenmiştir, düşmüşsünüzdür. Bunları doğru zaman ve doğru yerde deşifre ederek kaosu bilinir hale getirmeniz amaçlanmıştır, çoktan kamuoyu oluşturmuşsunuzdur. Yanlış hedef, doğru karmaşa, mutlak zafer! Daima iyi besleniyorlar.

 Fazla mı paranoyakça oldu sizce? Bence izlenmediğimiz anlamına gelmiyor! Paranoyaklık…Sistemin dünyada olup bitenlerle ilgilenenlere süslü bir sepet içinde sunduğu olgun, taze, lezzetli meyvesidir çoğu kez. Yüksek dozda kişisel suçluluk kompleksi içerir algıyı bulanıklaştırmasının yanında ki amaçlarına uygundur, iş görür.

 Konumuzu daha etraflıca düşünebilmemiz açısından kısaca düzen raylarında gezinmek yararlı olacaktır. İnanç...‘Muhteremlerin’ en sağlam, can alıcı savaşım taktiklerinin, iplerini sıkıca ellerinde tuttukları değerimizdir. ‘Can alıcılık’ salt bir deyim olarak kullanılmamıştır burada, harfidir!

Öyle ki; bireyler ve topluluklar inandırıldıkları sürece aklınıza gelecek her şeyi yapacak kudrettedirler. Kusursuz yapılandırılmalıdır dayatılan inanç sistemleri, bireysel olduğu düşündürülen değerler. Sarsılmaz, sorgulanmaz, yalın gerçeklik olarak benimsetilmiş değerlere sahip olanlarla koca dünya birkaç saat içinde form bile değiştirebilir. Çok ciddiyim, bir gün bu muhteremler böyle bir şeyi arzularlarsa örneğin, belki sırf oyun olsun diye, can sıkıntısından diyelim, yerküreyi geometrik olarak da değiştirme becerisine sahiptirler. Fazla mı ileri gittik? Konunun cılkının çıkmaya başladığını mı düşündünüz? Fizik mi, kimya mı? Bilimsel gerçeklikler mi? Tamam tamam, benim de şimdilik aklıma yatmadı dikdörtgen formda bir gezegen! Fakat konuyu getirmek istediğimiz yer itibariyle soğuk bir espriydi

diyelim ve devam edelim. Sağlam, yerleşmiş bir inancın, çıkar sahiplerince artık işe yaramadığı duruma gelinince yapılacak şey bellidir. Derhal bir başka inançla değiştiriverirler mevcut olanı. Kesinlikle uzun bir süreç, kanla yazılan tarih sayfaları gerektirir. Ama eninde sonunda amaçlanan yeni düzen oluşturulur, bu yüzden de olagelenler ‘değerli’ değildir!

  İnanç her şey demektir ve kör inanç ya da sadece tek gözü kör inanç veyahut da bakar kör inanç fark etmez! Belki ömrünüzce farkında bile varamayacağınız bir tutsaklığın içindesinizdir. Siz öyle, ne kadar süreyse artık ‘ortalama ömür yaşı’ bölgenize göre -ki sakın bu ipin ucunu da tutmadıkları yanlışına düşmeyin, kimyanızla oynarlar, ruhunuz duymaz; yoksa duyar mı?- yaşar gidersiniz. Olan biten çoğu kez didaktik söylemlerle bir avuç ilgili tarafından çeşitli oturumlarda tartışılır, bir yerlerde yazılır çizilir, birileri çıkıp eylemler düzenler ki ‘düzen’ in öngördüğü eylemlerdir bunlar, eylemciler farkında olmaksızın ‘intihar’ ederler aslında! Eylemcilerle yakın fikirlere sahip başka topluluklar tarafından katillikle suçlanır sistem ve efendileri, oysa kesinlikle yanlıştır. Yanılsamaları onları da, tam vaktinde muhtemelen o dakikada saatlerine bakıp memnuniyetle kafalarını sallayan ‘büyükler’ce izlenerek, kendilerini zaten öngörülen bir hareketin ortasında ‘kendini’ yok sayma  eylemini sürdürmeye sürükler. Pek pahalı, belki de Afrika yerlilerinin yıllardır ayamadan kanlarını, canlarını, ailelerini, dehşet veren operasyonlarla düzene çaresizlikle verdikleri dizi dizi dizilmiş elmas taneleriyle süslenmiş saatine tatminle gülümser yaşam haklarımızın mimarları. Gidip bir çentik atarlar, projelerinin tamamlanmış hanesi boş duran ilgili yerine. Tamamlanmıştır. Kurdukları düzen tıkır tıkır, kendi kendine işlemektedir taa yıllardan, asırlardan beri. Onları suçlayarak kat edilebilecek mesafe yoktur, yerimizde sayarız…Ki en büyük tuzağın ta kendisi budur. ‘Sistemden yana olmak’ ya da  ‘sistemin karşısında olmak’ üzerine yapılandırmış, ‘kendin olmak’ seçeneğine yer bırakmayan trajikomik oyun. Her köşe oyuna dahildir!

  Hayret etme dürtümüzü bizden aldıklarından bu yana işimiz çok fazla zorlaşmıştır. Bir işimiz var mı, çoğu kez farkında değilizdir zaten.

21. yüzyıl, yani yeni milenyumun ilk yılları, yani uzay çağı… Gösterdikleri kadar da olsa öyle çok şey gözümüzün önünde olup bitmektedir ve biz olağan karşılamaktayızdır ki, eskiden olsa, belki hayret ederdik! Zaten bu ‘paranoyaklık’tan muzdaripliğimiz dolayısıyla, sakladıklarını sandıklarımızı gözümüze sokuyor olsalar, inanmazdık. İnanmamız öngörülene kadar…

  Şimdi, uzun uzadıya kuruluş, grup, cemiyet isimleri, amaçları, tarihçeleri v.s. teker teker anlatmanın manasız olacağını düşünüyorum burada. Konuyla ilgili herkesçe zaten açık, ulaşılabilir bilgilerdir bunlar. Düzenin hâkimiyetine sahip birkaç aile, destekleyenler, köstekleyenler, şaşkınlık veren bağlantıları, akıl almaz projeleri zaten sürekli yazılıp çizilmekte.

Benim ilgimi cezbeden kısmı ‘bireyler’ olarak bu cendereden nasıl sıyrılabileceğimiz. Duygu, düşünce zaaflarına uğramadan olanları nasıl değerlendireceğiz? Ve en önemlisi, tüm bunların yaşamlarımızı sinsice ele geçirmiş tutsaklığından nasıl sıyrılıp, pratikte her an yaşam amacımızı, akıl sağlığımızı ve psikolojimizi, tüm seçimlerimizi etkilediği gerçeğinin idrakiyle yaşayıp, nasıl özgün bireyler olabileceğimiz.

  Bu, basit bir nemelazımcılık, duyarsızlık olmayıp, tüm döngüyü değiştirebilecek kuvvette bir seçimdir. Bu tüm kudretiyle insan olmak seçimidir. Zekânın gelişebilirliğinin, aklın sınırsızlığının, sağduyulu yaklaşımlarla sınırsız aklın oyunbaz hilelerinin tuzaklarına düşmeden, yani kendi kendimizi gasp etmeden yaşamaya gönüllü olmaktır. Sinir, hafıza, edep, insan bozucu zor durumlara hapsettiğimiz kısacık ömürlerimizin hiç olmazsa bunlara layık olmadığı sezgisine de mi sahip değiliz?

 Sizlere çiçek bahçelerinden, börtü böcekten söz etmeyeceğim. Kolunuza çiçeklerle dolu sepetler takıp, şartlandırılmış gülücüklerle sevgi sözcükleri dağıtıp, yaralı ve çığlıklarını hep bastırmayı yeğlediğiniz gönüllerinize bir yudum tatmin edinmeniz için, ruhlarınızı satmanızı salık vermeyeceğim. Tüm bu açlık günümüzde birbirini kimi destekleyen, kimi yanından bile geçmeyen onlarca cemiyet, cemaat, felsefe akımları doğurmuştur. Doğurur, doğursun. Buna bir diyeceğim yok. Ancak bunca zaman bilinçleri daraltılmış, şuursuzlaştırılmış insanların var oluşlarını sorgulatma, gerçekle hiç yüzleşmemiş çoğunluğa ‘iyi niyetlilerce’ dayatılan cennet vaatlerini sağlıklı bulmadığımı belirtmeliyim. Bu işin sosyo-psikolojik kısmıdır ve benim çok önemsediğim bir husustur.

  Bu yazıda desteklenen ve ulaşmaya çalışılan hedefin yolu tüm bunlardan da geçmemizi gerektirmektedir. Akademik bir çalışma olmasa da, bilimsellikten uzak, günümüzdeki siyasi arenadan uzak olamayacağı gibi, herhangi bir hali yadsıyarak, yok sayarak da tüm motifi göremeyeceğimizi düşünüyorum. Ulaşmaya çalıştığım salt ‘insan’dır. Yeni Dünya Düzeninde insan. ‘Yeni’ olmasına her daim katılmaktayım. Çağlar devrilmekte, insan evrilmektedir. Daha doğru ifade edersek bu, olması gerekendir. Peki, olan bu mudur?

 Konumuzu neresinden tutup çevirsek eninde sonunda inançlarımıza gelecektir. İnançlarımız; dini, milli, hayati, tüm paradigmalarımız. Değişmez gerçekler olarak edindiğimiz her değer, ilerleme ve değişme kaidesiyle yol alan ‘hayat’ yasasıyla çelişerek ayağımıza takılmaktadır. Dünya, sonsuz uzayda helezonik bir ilerleyişle dönerek hareket etmekte, yol kat etmektedir. Durması söz konusu edilemez. Biz nerede durduk?

     Yetenekli bir yaratıcılıkla üretip sarfında sakınca görmediğimiz etiketlerimiz vardır. Kışkırtılmaya müsait, elimiz cebimizde bekleriz. Herhangi bir söylemden işin nereye getirileceğini zekice kestirerek daha işin başında çıkartır etiketimizi şap(!) yapıştırıveririz. Karşı tarafın da cebi boş olmadığından ki cevap hakkı doğmuştur kolay mı, çözüm yolu falan kim uğraşacak, dinamik hamlelerle kullanır dağarcığını…

    Ayılsak artık. Ayılmalı çünkü etiket meselesi laf-ı güzaf kalabalığı değil, karmaşanın yalnızca en görünen kısmıdır. Arkasında ehlileşmemiş içgüdüler vardır, darbeler vardır, savaşlar vardır, kan vardır, ölüm vardır. Hepsinin de içinde ‘insanlar’ vardır.

    Lineer zaman ölçüsü kullanırız, enteresandır ki tarihi algımız çok boyutludur. Kişilere, ülkelere, bölgelere, sivillere ve sivil olmayanlara göre birbirinden farklıdır anlatılanlar. Herkes haklıdır! Her bir çeşitlilik kendi içinde argümanlara dayandırılarak fraksiyonlara ayrılır, çoğala eksile tarih olur, efsane olur. Bir ‘haber değeri’ taşır neticede. Haberleri izler misiniz? İşte o kadar ‘gerçek’…

    Düzen bundan memnundur, hatta bu düzendir onlara göre. Görünen küçük çaplı bir tantana çıkarılmıştır. Hipnoz görevlerini takdire şayan çabalarıyla yerine getiren hâkim medya, o kendine güvenin azametli örneği olarak üstüne düşeni yapar, aba altından sopa göstererek yapar sunumunu. İletişim çağındayızdır ne de olsa, gizli saklı tutmak pek gerçekçi görünmemektedir bir şeyleri. Nasılsa ortaya dökülüverir. En doğrusu baştan iletmektir. Nasılsa yalıtkanızdır…

   İsimleri zikretmeyeceğim demiştim. Konuyu spesifik hale getirir kanaatindeyim. Fakat hedefimiz zaten özgün insan olduğuna göre, insana, insanlığa hiç yakışmayan projenin ismini bünyemde yarattığı baş dönmesi ve mide bulantısı eşliğinde, tüylerimi diken diken de etse anacağım. Size HAARP diyorum! Projeyle alakalı bilgilerimin dökümü son derece yakışıksız olacağından yazmıyorum. Fazla doz ‘düzen’ almamış herkes durumun vahametinin farkındadır zaten.

   Diğer yandan projede kullanılan -ki sırf proje aşamasında olmayıp çoktan yol almıştır bilindiği üzere- teknolojinin boyutları şaşırtıcı güzelliktedir. Güzelliktedir diyorum; maddeye gün geçtikçe hâkim olan insanoğlu zekâsını kast ederek. Hâkim diyorum; farkında olmak, idrak etmek, gelişmekte olmak hallerini kastederek. Vahim diyorum; kullanım amacını, sonuçlarının göz önünde bulundurulmadan, çoğunlukla rasgele talim edilişini kastederek. Bu konuyu içeren pek çok kaynak yazdıklarımı doğrulamaktadır. Kaynakları ve beni boş verin haydi, güneş, ay, toprak, hava yani doğayı izleyerek, yani çok da bilimsel olmayan, bireysel gözlemlerle herhangi bir insanın fikir edinebileceği tehlikeden bahsediyorum.

   Eh, bir başka gezegende yaşamı keşfedip, yaşama olanaklarınızı oluşturdu iseniz şahsıma ve neslime bu kadar ketum olmayınız rica edeceğim. Muhteremlerin bu ve bunun gibi projeleri kapsamında kendilerine sakladıkları, bizlerin de ucundan kıyısından uzak bir nağme gibi algıladığımız, nasıl bestelendiğine de pek aklımızın ermediği ‘yeni gezegen düzeni’ planları mevcuttur iddialara göre. Çoğunluktan pek ses çıkmadığına göre bir benden mi saklanıyor acep?  Ben hala bu radyoaktif etkiler, kaydırılan manyetik alanlar sebebiyle gezegenimizde olabilecek toplu yok oluş vakti geldiğinde nereye kaçacağım konusunda sefil bir çaresizlik içindeyim! Varoluş felsefesinin modası geçti görüldüğü üzere. Şimdi moda yokoluş felsefesi; bilerek yok olmak mutluluk mudur, bilmek lanetlenmek midir?

  Artık ölüm sebepleri ‘takdir-i ilahi’, ‘Allah verdi Allah aldı’ istatistiklerinde çoğunlukta seyretmekten uzaktır. İnançlara saygı duyulması kesinlikle şarttır, gereklidir. Ama ‘saygı’ konusunun çerçevesinin yeniden çizilmesi de hayati gerekliliktir, şarttır. Uçuruma yuvarlanmak üzere olduğunu fark ettiğimiz bir araçtaysak, bu esnada beraber yolculuk yaptığımız insanlar, örneğin ibadette bulunuyorlarsa, haberdar etmeyecek miyiz? Herhangi bir zamanda, herhangi bir yerde bölmeyeceğimiz ibadeti, bu ister namaz kılmak olsun, ister vaftiz töreni, sadece ‘dikkat edin, düşüyoruz!’ demek üzere de bölmeyecek miyiz? ‘Bölmeyin!’ diyor düzen, ‘şehit giderler’!!!

 Beğendiğimiz ya da beğenmediğimiz, onayladığımız ya da onaylamadığımız tüm topluluklar teker teker bireylerden oluşmuştur. Siyasi partiler, askeriye, devlet, millet, eğitim kurumları, bilimsel araştırma enstitüleri ya da uzay araştırma kuruluşları… Yahut tapınaklar… Hepsi etkileşimde bulunduğumuz, yaşamımızı çevreleyen tercihlerimiz doğrultusunda mensubu olduğumuz kurumlardır. Her birinde birer birer insanlar bir araya toplanıp o topluluğu oluştururlar. Daima bu yalın gerçeğin idrakinden yoksun hareket ederiz. Demek ki insana karşı insanızdır!

İnsanoğlu evrim yolculuğunda ilerlemek adına, ‘kolektif ego’ bilinciyle beslenen toplumsal aydınlatma,aydınlanma yolculuğunda bariz sabıkalıdır. Her bir bireyin kendi aydınlanma sürecini tüm dayatılanlardan sağduyusuyla ayırması, yani sapla samanı karıştırmayı bırakması,yani kavram kargaşasının ambale ettiği zihinleri yeni bir kaosa yer vermeden ‘salt insan olmak’la hizaya getirmesi elzemdir. Nasıl yapılır,nereye bakılır,nereden başlanır? Her bir insan varlığı; geliştirdikçe güçlendireceği sağlam iradeye, kullandıkça genişleteceği sınırsız zihne, tetikledikçe coşturacağı kusursuz yaratıcılığa,tüm evreni içinde yaşatabileceği muhteşem yürek gücüne sahiptir. Geliştirmek,kullanmak,coşturmak,yaşatmak isterse tabii…

Başlangıçta yalnızca bir seçim meselesidir huzurdaki. Bütün bu oyundan arındırılmış kişisel seçimimizi, ‘ama’ların bahanesine sığınmadan, ‘eğer’lerin tehdidindeki sindirilmiş benliklerimizle yüzleşerek en son ne zaman yaptık?

 

Çekilince ipleri salınıyorlar müsterih.

İpler ki güvenlikleri

Ne içinde ne dışındalar da olanın

‘Olmamaya’ duyulan derin korkularıyla gölgelerinin

aynalarda var sanıyorlar zahiri benliklerini.

Derin bir sıkıntının yüzü suyu hürmetine çevirilince dikkatleri;

Kim çekiştiriyor bu ipleri?

Bir engin boşlukta tanıyorlar bizatihi

İp de kukla da kuklacı da kendileri…

Bir acı raks başlıyor; süreli,

Bunca geçen zamanın bedeli…

Büyüyünce

Oca. 26, 2007

 

     Büyüyünceye ertelediğim bir dolu düşüm vardı çocukken. O büyümek hiç gelmedi, düşlerim hiç bitmedi.

   Yavaş gelişen, çelimsiz, gösterişsiz bir çocuk, yine öyle bir genç kız oldum. O sıralar hiç takılmadım bunlara, ne de olsa büyüyecektim. Otuzu devirmişken bugün, bir muhabbet esnasında dudaklarımdan fırlamak üzereyken zor zapt ederim hala; ‘büyüyünce’… Beş karış kaldım ya, bitmedi büyümek duygusu.

   Mesele olan şu ki; içim bedenime tezat bir hızla büyüdü hep. Bana sığmayacak kadar olduğunda, artık ben de bir yerlere sığamaz oldum bu kamburla. Hayatla çetin bir kavgadan yenik çıktığımdan olsa gerek, o da bana pek cömert olmadı haliyle. Kambur dediğimi başımda taç yapmaktı arzum, lakin tamamen benim eşekliğim, yaşamla kavga edilir mi?

   Görgüsüz bir iştahla oradan oraya sürükledim kendimi uçsuz bucaksız bilmek dünyasında. Olmak oyununda. Öyle sivri köşeleri, öyle dar çıkmaz yolları vardı ki bazen, kanamadan, sıkışmadan kat edilemeyecek denli sefil ve dönüşsüz hem de. Ya hiç çıkılmayacak, ya tamamlanacak çaresiz. Onca eziyetten sonra pat diye öyle bir şey çıkıyor ki insanın karşısına, senelerdir bir arpa boyu yol alamadığını görmek zaman zaman, güler misin, ağlar mısın?

   Keyfine sözüm yok, anlatılır gibi değil, kabul. Ancak nanik yaparken yakalıyorsun ya bazen yaşamı, tüm ihtişamı ve soytarılığıyla…Hani içi boş çuval gibisin fıs diye de, çuval senden daha ‘var’!

   Bu sıralar çok sıkıldım. Ondurmuyor da kandırmıyor da, eğleşemeyeceğim artık gibi.Kitaplarımı kaldırdım. Anılarımı saldım. Fikrime yüz vermiyorum. Dinlenmek istiyorum.

 

   Büyüyünce düşünürüz…

 

İllüzyon

Oca. 26, 2007


Ret ya da kabul farksız artık.. anladın hepsini ve kalmadı şimdi yiyecek haltın bu tutuma çanak! Ezdin de lobları neye yaradı? Vur istersen şimdi sert  katı duran tüm zeminlere başını, parçala.. Ne katı var, Ne başın nasılsa.. dansını izle kuarkların…….Kuantum ağzımıza sıçtı! “GERÇEK” yokmuş!!!!!!!!!

Nasıl düzülmüşüz asırlarca; işte bak şömiz cilt sana şimdi, burada oluşuna sebep.. amaç değil, amaç yok artık. Sebep. Hani nostaljik! Vakti ez diye; ki olmayan !

Eğ bük ne bok yersen ye, içindesin de metazori nasılsa. Dön dur işte!

Nerden başlayalım? İlk gün olsun, ilk günden başlayalım. Buradaki ilk günün. Gelişin yani. Nerden çıktın? Önemli mesele bak bu. Ömrünce küfre ve zevke ve suçluluk kompleksine gark olacak.. devekuşlarınca yani!

Artık sığamadığın yapışkan karanlığının tutsaklığı aylar sonra tanımadığın fotonların saldırısıyla yerle bir olduğunda değilmi ki ilk amansız şaşkınlığın, varlığına kazınacak dehşetli korkun ve şuursuzca taşıyacağın güvenlik panik atağın.. Kaçma, geri dönme, sığınma, tutsak da olsan bildiğin duvarlar arasına çekilişin.. içgüdüsel ve çığlık çığlığa! Hoş geldin bebek dünyaya!!!

 

Anlatmak

Oca. 14, 2007

 

Kelimelerin objektif değerleri yoktur. İnsan sayısı kadar çok anlama gelir bir teki. Ne çok insan ve ne çok kelime.

Algı kapılarında bekleşen harf kalabalıklarıdır kelimeler. Her birimize başka şeyler söylerler. Ne duymak istiyorsak onu söyledikleri için dostturlar.

‘Çiçek’ deyince mesela, ben lale derim, sen nergis, beriki papatya diye atılır. Ve bu lale, nergis, papatya da her birimize ayrı duyumsamalar yaşatır.

Halleşiriz kelimelerimizle, gerisi kolay iştir. Yaşamı anlamlandırmayı yüklemişizdir sırtlarına, cebelleşiriz. Ve ne çok insan,ne çok kelime, ne çok anlam…Tanımlayıp nitelendiririz ‘olan’ ı kelimelerle. Birbirine ekleyip, süsleyip, ulayıp, ayırıp cümleler ediniriz.

Büyük laflar ederiz…

Yaşamı kelimelere dökmeye uğraştıkça köşeye sıkışırız bir yerinde muhakkak.Yaşam kelimelerden çok! Köşeye sıkışmadan önceki halimize dönüp bakınca o daha vahimdir. Ya kelimeler, ya yaşamdır ‘ben’ e sığan. Ya kelimeler, ya yaşam yalan söylüyordur. ‘Cümle kazığı’ çok yemişizdir.Yaşama yakıştıramayız,ya da yaşam hepten kazıktır zaten. Biz yine cümlelere kıyamayız.

Shelfari: Book reviews on your book blog