Büyürken

Oca. 26, 2006

 

Tanımlanmış hiçbir şeyin tuzağına düşmemek için çabalarken edindiğin

Çok tanıdık sıkıntı

Salıverdiklerinin arkasından bakarken

Boş ellerinin ıssızlığında kalan pişmanlık

Neyi anlatır?

O dili öğrenemedim.

 

Ben,ben olurken

Filozoflarım oldu

Yazarlarım

Şairlerim;beni bana anlatan yaşamın kör kuyusunda.

El yordamıyla,ayırmaya çalışırken iyiyi kötüden

Güzeli çirkinden,

Işık olup süzülen karanlıklarıma.

O gençlik coşarken deli kanımda,

Sevdalanıp da,

Şiire mi

Yar’e miydi o sevda

Usta’mın dizeleriyle anlattığım?

Bu gün hala ayıramadığım...

 

Serseri gençliğimin

“Serseri şair”ini de uğurluyoruz.

 

Genç ömrüm..

Sevdalarım..

Aydınlığım..

Yüreğime çöken sefil,çaresiz ağrım şimdi...

 

Nasıl anlatayım?Ben şiir yazamam ki!

Becerebilseydim

Anlatabilseydim sana feryat feryat dizelerle,gidişini.

Nasıl olur?

Ben şair değilim ki!

 

Ama ta şuramdan kopanlar bak,sana.

Pia’ya,

“Mecburen” Aşiyan’a...

Elveda serseri şairime,

Elveda Attila İlhan’a!

 

Canım Sıkılıyor

Şub. 15, 2005

 

    Hayatımda yaşamakla dolduramadığım boşluklar fazlalaştıkça, cansıkıntısı da kendine kalan boşluktan memnun, yayılıp duruyordu haliyle.

   Sıkıntım, yetişmeye fırsat vermez bir hızla, akıl sır ermez bir çeşitlilikle üreyip duruyordu. Bana düşenin yalnızca somurtmak olduğunu düşündüğümden, öylece somurtup oturuyordum işte. Yapacak bir şey yoktu, yapılacaklar zaten yapılmış, yapılmak istenenlerse uygun koşullar oluşana kadar ertelendiğinden, tevekkül halet-i- ruhiyesinin hakkını vereyim dedim. Ee, yerine göre bu bir erdem değil miydi?

   Bu kabullenişle, surat beş karış, dolanıyordum ortalarda. Rutin işlerimi bitirip-ki onlar otomatiğe bağlandığından duygusu yoktu- televizyonun karşısına geçiyor, baygınlık gelene kadar o kanaldan bu kanala gezinip duruyordum. Zorladığım oldu, program yahut dizi filmlerden birine alıştırayım kendimi, kaptırayım gitsin diye... Nafile, ne kadar uğraştıysam adaptasyon sağlayamadım. Sonra uyumaya verdim kendimi. Geceymiş, gündüzmüş, çok uyumuşum, gün yüzü görmüyormuşum demeden, saatlerce uyuyordum. Ne mi oldu? Şiştim tabii ki! Böyle, eblek, mankafa gibi bir şey oldum uyumaktan. Anlayacağınız ondanda sıkıldım.

   Doğru düzgün rüya falan gördüğüm de yoktu, hani sürükleyici bir yanı olsun. Görüp hatırladığım birkaç rüyanın da televizyon dizilerinden kalır yanı yoktu. E,sıktı! Ne yapsam, neye el atsam, nereye baksam sonunda dev cansıkıntısı canavarı tarafından ele geçiriliyordum.

   Sonra bir gün, evi toparlıyordum, otomat mı attı nedir, üstüme üstüme geliyor her şey, sıkıldım, mümkün değil devam edemeyeceğim. Bir ara toparlarım nasıl olsa diye bıraktım, her yer her yerde! Canım kahve içmek istedi. Mutfağa giderken, erteleyip durduğum cici bici ideallerimin geçerli bahaneleri olduğunu, beklemeleri gerektiğini, ancak yatağımı toplamak ya da pijamamı katlamak gibi basit işleri yarıda bırakmamın hiçbir bahanesi olmadığını düşündüm. “Amaan!”dedim kendi kendime “her gün aynı şeyler de ondan. Sıkıcı işte, beklesin.”

   Mutfakta suyu ısıttım, tam fincana kahveyi koyuyordum ki, acaba içerken sıkılır mıyım diye bir soru belirdi kafamda. Ya yarısında canım istemezse? Öyle otur, bir elinde fincanı tut, belli aralıklarla kaldır, ağzına götür, bir yudum al, kolunu geri indir. Bitirene kadar tekrarla dur aynı sıkıcı hareketleri!

Derken, kahvemi doldurdum, şekerini karıştırmak için aldığım kaşığın yanında bir de pipet aldım. Ha, bir de kahve fincanı, başka desende. Aynısı, yani takım olunca gözsıkıntısı yapıyor, içim bulanıyor, bakamıyorum!

   Salona geçip oturdum. Üç adet kesme şekerin birini hemen fincanın içine atıp karıştırdım. İkincisini, kaşığımın üzerine koyup yavaş yavaş daldırarak, erite erite bıraktım fincana. Üçüncüsü için, hafifçe geriye kaykılıp basket atışı yaptım. Sonra, bir yudum fincanla, diğeri kaşıkla, tabağa biraz döküp pipetle, sağ el, sol el belirli bir sıra olmaksızın, kendine has, hoş, hafifletici bir ritmle içip bitirdim. Nasıl eğlenceliydi anlatamam! İçimi neşeli ve gururlu bir muvaffakiyet duygusunun kapladığını fark ettim.

   Sonra her şey düzeldi. O günden sonra, sıkıntıma hiç aman vermedim. Yarışıyorduk adeta ve tabii ki ben daha yaratıcıydım! Bazen çevreden yönelen garip bakışlarla karşılaşsam da, ben halimden memnundum. Ne yapayım yani, kuru temizlemeci sokağın taa ucunda! Bir sağ, bir sol, sağ sol,sağ sol sıkmaya başlıyor bir yerden sonra iki ayakla!

   Amaan! Sanki onlar hiç sek sek oynamadılar hayatlarında. Sekiz yaşında, otuz sekiz yaşında ne fark eder? Oyun oynamanın yaşı mı olurmuş? Kural mıymış yani? Değil, kural olsa ben oynamazdım! Hem uygun adım yürüseydim, sokağın ortasına gelmeden soytarı cansıkıntısı alacaktı puanı. Pışııık!

 

 

Düşbozumu

Oca. 10, 2005

 

Dünü bugünü yarını

Alsanız zamanı

Ne kalır

Varoluştan geriye?

Orayı burayı şurayı

Alsanız, mekanı

Zamansız ‘ben’ den, külli iyeliğe tekabül takılarla

mülkiyet tanımlamasını,

‘Ben’den geriye kalan ıssız mıdır?

Yalnızca oluş, aydınlık mıdır? Yalnız mıdır?

Evren, yansıdığımsa

Yansımadığımda ‘ben’ tanıdık mıdır?

Tanımadığımda ‘ben’ kaybolmak mıdır?

Shelfari: Book reviews on your book blog